İnsan bedeni muazzam bir sessizlik içinde çalışır; ta ki o sessizlik, küçücük bir
pürüzle bozulana dek. Günde binlerce adım atarsınız, bir kez bile ayaklarınızı
düşünmezsiniz. Ama ayakkabınıza küçücük, haddini bilmez bir çakıl taşı
giriverdiğinde… İşte o an, bütün dünyanız o taştan ve sızlayan topuğunuzdan
ibaret olur. “Ayağındaki taş, ayağını hatırlatır.”
Ne kadar da acımasız ve bir o kadar da dürüst bir yüzleşme, değil mi?
Rahatlık, insanlık tarihindeki en sinsi anestezidir. Bizler de hem bu coğrafyada
hem de içinde bulunduğumuz küresel köyde uzun zamandır bu kronik
uyuşukluğun tadını çıkarıyorduk. İşler "bir şekilde" yürürken, ayakta durmamızı
sağlayan o devasa sistemin çarklarını hiç sorgulamadık.
Bugün Türkiye’nin sokaklarında, market raflarının önünde, bir pazar yerinde
veya bir kiranın vadesi geldiğinde hissettiğimiz o amansız sızı tam olarak budur.
Ekonominin, toplumsal dayanışmanın, adaletin veya kurumların varlığını; ancak
içlerine batan sivri bir taşla, topallamaya başladığımızda hatırladık. Taş öylesine
can yakıyor ki, "normal yürümenin" aslında ne kadar narin ve değerli bir eylem
olduğunu şaşkınlıkla yeni baştan keşfediyoruz.
Peki ya dünya? Onun da şık tasarım ayakkabılarının içi taş dolu. Doğayı,
okyanusları ve ormanları; ancak iklim krizinin alevleri kapımıza dayandığında,
yani taş ayağımızı kanattığında hatırladık. Sınırların ve barışın ne anlama
geldiğini burnumuzun dibindeki savaşlarla; küresel sistemin ne kadar kırılgan
olduğunu, pandemide bozulan tedarik zincirleriyle idrak ettik. Dünyanın üzerinde
yürüdüğü o "modern" zeminin aslında ne kadar çatlak olduğunu görmek için
krizlerin canımızı yakması gerekti.
Kimseyi suçlamaya gerek yok; insanız nihayetinde. Ortada yargılanacak bir
kötülükten ziyade, absürt bir varoluş komedisi var. Trajedimiz kibrimizde değil,
unutkanlığımızda saklı. Bir şeyin varlığını hissetmek için ille de acının
dürtmesine, yokluğun sızısına ihtiyaç duyuyoruz. Sağlığımızı hastalanınca, doğayı
kuruyunca, huzuru kaybedince anlıyoruz.
Belki de ayağımızı kanatan o taşa kızmayı bırakmalıyız. Evet, can yakıyor,
estetiğimizi bozuyor ve bizi zorunlu bir topallamaya mahkûm ediyor. Ama
uyuşmuş bir bedeni gerçekliğe, o çoktan unuttuğumuz "kendimize" ve
"yaşadığımız gezegene" döndüren tek şey de o taşın ta kendisi.
Şimdi hepimizin önünde tek bir felsefi eşik var: Alıştığımız uyuşukluğun hatırına
o acıyla topallayarak yürümeye devam mı edeceğiz, yoksa durup o taşı çıkaracak
yüzleşme cesaretini gösterebilecek miyiz?