Gündem dediğimiz şey, çoğu zaman gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin etrafında oluşturulan
gürültüdür. Son dönemde Türkiye’de bazı kişilerin özel hayatlarına dair ifşaların gündemi
işgal etmesi, ekonomiden hukuka, toplumsal sorunlardan insani dramlara kadar pek çok
konunun ikinci plana itilmesine yol açtı. Mahremiyet, sanki kamusal bir eğlence
malzemesiymiş gibi dolaşıma sokuldu; konuşulan şeyler giderek daha az gerçek, daha fazla
seyirlik oldu.
Bunun arka planında yalnızca medya değil, hepimizin payı var. Çünkü biz de çoğu zaman
meraktan çok kanaatle, sorgulamaktan çok aidiyetle hareket ediyoruz.
Körü körüne savunma kültürü
Bir kişinin hatasız olduğuna “kefil” olunması, hatta onun adına kesin konuşulması… Bu,
sadece fanatik bir bağlılık değil; insan doğasının karmaşıklığını inkâr etmek anlamına geliyor.
Oysa insanın potansiyeli iyilik kadar yanlışa da açık. Kimse “doğası gereği” masum ya da
günahsız değil.
Fanatizm burada devreye giriyor:
Bir kişiyi, partiyi, kulübü, ideolojiyi kimliğimizin parçası yaptığımız anda, onun hatası bizim
hatamız gibi hissettiriyor — ve savunmaya geçiyoruz. Eleştiri tehdide, şüphe ihanete
dönüşüyor. Sonuç: Gerçek, sadakat uğruna feda ediliyor.
“Algı operasyonu” kolaycılığı
Bir şey hoşumuza gitmediğinde, “algı operasyonu” demek rahatlatıcıdır. Çünkü bu söylem,
hem düşünmeyi hem sorumluluk almayı ortadan kaldırır:
“Eğer her şey manipülasyonsa, o zaman ben yanılmış olmam.”
Fakat her olayı komplo kategorisine atmak, bizi gerçeğe değil, konfora yaklaştırır. Soru şu
olmalı:
Hangi bilgi doğru, hangisi eksik, hangisi kasıtlı?
Bunun yanıtı ancak eleştirel düşünceyle bulunur — otomatik reflekslerle değil.
Hukuk, ahlak ve “yargıç” rolü
Uyuşturucu kullanımı gibi hassas konularda hukukun amacı sadece cezalandırmak değil;
toplum sağlığını ve bireyin iyilik hâlini korumaktır. Kullanım, ticaretten farklı değerlendirilir;
tedavi, takip ve rehabilitasyon süreçleri devreye girebilir. Ancak uygulamalar da, algılar da
çoğu zaman siyahla beyaz kadar basit değildir.
Buna rağmen toplumda güçlü bir ahlak bekçiliği kültürü var. İnsanlar kolayca yargıç
kesiliyor; dinî veya ahlaki referanslarla başkalarının hayatını tartma hakkını kendinde
görüyor. Fakat aynı kişiler, kendi sözleriyle davranışları arasındaki çelişkiyi görmezden
gelebiliyor. Oysa gerçek dönüşüm, ancak şu zincir kurulduğunda mümkün:
Okuduklarımız → düşüncelerimiz → sözlerimiz → davranışlarımız.
Din, bireyin içsel yolculuğunun bir parçası olabilir; fakat bu yolculuğun toplumu baskılayıcı
bir denetime dönüşmesi, hem dini sığlaştırır hem toplumsal güveni aşındırır.
Asıl sorun: Sorgulamanın geri çekilmesi
Bugünün en kritik kaybı, belki de şudur:
Sorgulamayı “tehlike”, eleştiriyi “düşmanlık” sanıyoruz.
Oysa eleştirel düşünce; yıkıcı değil, koruyucudur. Bizi manipülasyondan, fanatizmden,
kolaycı yargılardan korur. Daha da önemlisi: İnsana insanca yaşama alanı açar. Çünkü
sorgulama yoksa, mahremiyet çiğnenir, adalet keyfileşir, gündem gürültüye teslim edilir.
Peki ne yapabiliriz?
• Haber tüketiminde fren: İlk gördüğümüze inanmak yerine, kaynağı ve bağlamı kontrol
etmek.
• Kişi değil ilke savunmak: Kimliği değil, adaleti merkeze almak.
• Mahremiyete saygı: “Bilme hakkım var” ile “bakmamayı seçebilirim” arasındaki farkı
hatırlamak.
• Ahlakı içselleştirmek: Başkalarını yargılamadan önce, kendi tutarlılığımızı sorgulamak.
• Eleştirel kültürü teşvik: Çocuklardan başlayarak “soru sorma”yı cesaretlendirmek.
• Hukuka güvenmek: Yargıyı sosyal medyada değil, şeffaf ve bağımsız kurumlarda
aramak.
Sonuçta mesele yalnızca gündem değil; nasıl bir toplum olduğumuz.
Gerçeği, mahremiyeti ve adaleti koruyamazsak; kültürel ya da entelektüel gelişim bir yana,
sıradan ve insanca bir yaşam bile zorlaşır.
Belki de en basit soruyla yeniden başlamalıyız:
“Bunu neden böyle düşünüyorum?”
Bu soru, fanatizmin bağladığı düğümleri tek tek çözecek kadar güçlüdür.