DÜNYA GÜZELLİĞİNİ KONUŞUYOR, ONUN GÖZÜ İSE 2028 OLİMPİYATLARI’NDA: EMBLA NJERVE
Dünya Embla Matilde Njerve ile 20 Temmuz 2024’te, Slovakya’da düzenlenen Avrupa U18 Atletizm Şampiyonası’nın kadınlar sırıkla atlama finalinde tanıştı. O yıl henüz 17 yaşında olan Norveçli sporcu, 4,15 metrelik derecesiyle yarışmayı ikinci sırada tamamlayarak gümüş madalyanın sahibi olmuştu.
Embla kendi branşının şampiyonu değildi; günün en yüksek derecesini de o yapmamıştı. Buna rağmen şampiyonanın sınırlarını aşan küresel bir ilginin merkezine yerleşti. Norveç basınına yansıyan verilere göre gümüş madalyayı kazandığı atlayışın görüntüleri, farklı sosyal medya platformlarında toplam 100 milyondan fazla izlendi. Njerve, birincilik kürsüsüne çıkmadan pek çok şampiyonun erişemediği bir görünürlük kazandı. Bu olağanüstü ilginin nedeni ekranlara yansıyan doğal zarafeti ve çarpıcı güzelliği idi. Embla’nın güzelliğini daha da çarpıcı kılan ise onun, güzelliğini öne çıkarma çabası taşımayan alabildiğine doğal hali oldu…
Ben de önce güzelliğinden etkilendiğim bu sporcunun, o güzel yüzün ardındaki kişiliğini daha yakından tanımak istedim. Bir anda dünya çapında görünür hâle gelmek onun gündelik yaşamını değiştirmiş miydi? Milyonlarca insanın hayranlığı kendisine bakışını nasıl etkilemişti? Bu ilgi beraberinde hangi fırsatları ve hangi baskıları getirmişti?
Embla’nın hikâyesine viral olan yarışma görüntülerinden çok öncesinden başlamak yerinde olur. Spora ilgisi küçük yaşlarda başlayan genç sporcu birçok farklı branşla ilgilendiği areketli çocukluk dönemini şu sözlerle anlatıyor:
“Spora duyduğum ilgi, küçüklüğümden beri her zaman benim güçlü bir parçam oldu. Futbol, basketbol, bale, atletizm ve halter gibi birçok farklı sporla uğraştım. Katıldığım sporlarda genellikle tek kız bendim ama bu durum devam etmemi hiçbir zaman engellemedi.”
Onu o yıllardan itibaren ileriye taşıyan en belirgin özelliğini ise şöyle tanımlıyor Embla:
“Çok güçlü bir rekabet içgüdüm vardı ve zorluklardan hiçbir zaman korkmadım. Küçükken, yalnızca erkeklerden oluşan futbol takımımdaki bütün oyunculara tek başıma meydan okuduğumu hatırlıyorum. Onlardan daha hızlı olduğum için avantaj yine bendeydi!”
Embla’nın sırıkla atlama yolculuğu ise 10 yaşında başlamış. Onu bu branşa yönelten motivasyonu şu cümle ile özetliyor:
“Sırıkla atlamanın başka hiçbir spor dalında bulunmayan zorluğu ve meydan okuma duygusu ilgimi çekti. Bu sporun içinde çok fazla unsur, geliştirilecek ve uğruna çaba gösterilecek çok fazla şey vardı.”
Antrenman grubunda çoğunlukla kendisinden daha büyük erkek sporcularla çalışmanın, üzerinde önemli etkileri olduğunu söylüyor:
“Yıllar boyunca sırıkla atlama antrenman grubum çoğunlukla erkeklerden ve genellikle benden daha büyük sporculardan oluştu. Rekabetçi yapım nedeniyle kendimi her zaman daha ileriye taşımaya, daha iyi ve mümkünse her koşulda en iyi olmaya çalıştım. Erkeklerle antrenman yapmak bu kişilik özelliğimi daha fazla ortaya çıkardı. Hırsım her yıl büyüdü; her zaman çıtayı daha yukarı taşımaya ve kendime hiçbir zaman sınır koymamaya çalıştım.”
Embla’nın sportif karakterinin oluşumunda ailesinin belirleyici bir yeri var. Babası Sigurd Njerve, üç adım atlamada Norveç şampiyonlukları kazanmış ve ülkesini 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda temsil etmiş eski bir atlet. Embla, babasının kariyerinin kendi önüne güçlü bir standart koyduğunu anlatıyor:
“Babam çok iyi bir sporcu ve olimpiyat sporcusuydu. Başarılarıyla bir bakıma standardı belirledi. Onun beklentileri ve üzerimde oluşturduğu baskı olmasaydı aynı zihinsel güce sahip olmazdım. Spor yolculuğum boyunca beni her zaman destekledi.”
Annesini ise hayatın güçleştiği dönemlerde kendisine güven veren temel dayanak olarak tanımlıyor:
“Annem de dayanıklılığıyla bana çok ilham verdi. İşler zorlaştığında benim güven kaynağım oldu. Güçlü azim ve kararlılık özelliğini annemin Latin Amerika genlerinden aldığıma inanıyorum. Latin Amerikalı bir kadın bir şeyi gerçekten istediğinde başladığı işi tamamlar.”
Babasından gelen olimpik standart, annesinden aldığını düşündüğü direnç ve çocukluğundan beri taşıdığı rekabet duygusu, Embla’nın sporcu kimliğinin birbirini tamamlayan parçalarına dönüşmüş.
Bu zihinsel gücün en ağır sınavı ise yarışma alanında değil, spor hayatının kesintiye uğradığı uzun ve belirsiz bir dönemde verilmiş:
“Yıllar içinde çok güçlü bir zihinsel yapı geliştirdim. En önemli anlarda iyi yarışan bir insan oldum. Baskıdan hiçbir zaman korkmadım. Bununla birlikte yıllar boyunca birçok aksilik ve dirençle de karşılaştım. Kronik yorgunlukla mücadele ettim. Antrenman yapamıyordum; en kötü dönemimde okula bile gidemiyordum. Yeniden sağlıklı olup olmayacağımı bilmiyordum ama vazgeçmeyeceğimi biliyordum.”
Belirsizliğin içinden çıkarken kendisine verdiği bir söz, spora ve başarıya dönüş yolculuğunun da bileti olmuş:
“Bunu aşabilirsem her şeyi aşabileceğime karar verdim. Bir buçuk yıl sonra, hiçbir sınırım olmadığına inanacak kadar güçlü bir zihniyetle yeniden yarışmalara döndüm.”
Yani sosyal medyada milyonlarca kez izlenen birkaç saniyelik görüntünün ardında, küçük yaşta başlayan uzun bir spor yolculuğu, ailesinden devraldığı değerler ve kameraların göstermediği zorlu bir mücadele bulunuyordu…
Gelelim bu söyleşinin omurgasını oluşturan asıl soruya: Dış görünüşünün elde ettiği başarı kadar, hatta ondan daha fazla konuşulması genç sporcu üzerinde nasıl bir duygu yaratmıştı?
“Sosyal medya aracılığıyla çok fazla ilgi gördüm. Hırsım ve konsantrasyonumun, İskandinav bir genç kadın olarak görünüşümün ve sıra dışı ama ilgi çekici bir spor olan sırıkla atlamanın birleşiminin medyanın dikkatini çektiğini düşünüyorum.”
İnsanların ona olan ilgisini yalnızca görünüşüne bağlamayıp sportif hırsı, konsantrasyonu, yaptığı branşın sıra dışılığı ile bir bütün olarak değerlendirmesi ve bunu yaparken güzelliğini yapay bir tevazuyla reddetmeyişi ile doğal, samimi ve egosuz kişiliğinin ipuçlarını veriyor Embla…
Günümüzde sosyal medya yalnızca insanların birbirleriyle iletişim kurduğu bir alan değil; yüzlerin ve bedenlerin sürekli karşılaştırıldığı, değerlendirildiği ve kimi zaman değiştirilmesi gereken bir projeymiş gibi sunulduğu büyük bir vitrin. Beğeni, yorum ve takipçi sayıları görünürlüğün ölçüsü olmaktan çıkarak insanın kendisine biçtiği değeri de etkileyebiliyor. Böyle bir dünyada, henüz çok genç yaştayken milyonlarca insanın bakışının bir anda üzerinize çevrilmesi kolay taşınabilecek bir deneyim olmasa gerek.
Bu nedenle Embla’ya, atletizm çevrelerinin çok ötesine ulaşan popülerliğin gündelik hayatını ve kendisini görüş biçimini nasıl etkilediğini sordum. Gördüğü ilgi ve karşısına çıkan yeni fırsatlar onu değiştirmiş miydi?
“Medyanın ilgisi sayesinde birçok fırsat elde ettim. Platformum büyüdü ve yolculuğumu takip eden izleyiciler için çok minnettarım. Kendimi görüş biçimim ya da günlük hayatım ise değişmedi. Ben hâlâ aynı hedeflere ve tutkulara sahip bir sporcuyum.”
Bu cevabından genç sporcunun gördüğü ilgiyi küçümsemediği, görünür olmaktan rahatsızlık duymadığı ve karşısına çıkan fırsatları memnuniyetle karşıladığı anlaşılıyor. Ancak başkalarının ona gösterdiği ilgi, onun kendisini konumlandırdığı yeri de değiştirmiyor. Güzellik, dünya ile kurduğu ilişkinin bir parçası; fakat kimliğinin merkezi değil!
Embla’nın sözünü ettiği fırsatların dikkat çekici örneklerinden biri moda dünyasından geldi. Dünyaca ünlü moda markası Balenciaga, genç sporcuyu Paris Moda Haftası kapsamındaki defilesine davet etti. Embla bu deneyimin kendisi için bir dikkat dağınıklığına dönüşmediğini; aksine spor dışında da iyi hissedebildiğini görmesini sağladığını anlattı. Moda ve modellik dünyasının sunduğu ihtimaller ilgisini çekse de önceliği konusunda son derece netti:
“Sonuçta en sevdiğim şey spor. Ben hâlâ aynı hedeflere ve tutkulara sahip bir sporcuyum”
Embla yeni dünyalara kapılarını kapatmıyor; fakat açılan yeni kapıların kendi yönünü değiştirmesine izin de vermiyor.
Embla’nın yoğun ilgi karşısındaki sakin ve ölçülü yaklaşımının, yetiştiği Norveç kültürüyle bir bağlantısı olup olmadığı da bir kültür yazarı olarak benim için ayrıca merak konusuydu.
İskandinav toplumları, “Jante Yasası” olarak bilinen kültürel yaklaşımla sıklıkla ilişkilendirilir. Bu anlayış; insanın kendisini diğerlerinden üstün görmemesi, başarılarıyla övünmemesi ve bireysel ayrıcalıklarını abartmaması düşüncesiyle açıklanır.
Embla’nın kişiliğini yalnızca Norveçli olmasıyla açıklamak elbette mümkün değil. Yine de yetiştiği çevrenin, dünya çapında gördüğü ilgi karşısında kendi merkezini koruyabilmesinde bir payı olup olmadığını sormadan edemedim:
“Doğaya, özellikle de Norveç doğasına karşı büyük bir sevgi duyuyorum. Onun bir sığınak ve huzur kaynağı olduğuna inanıyorum. Doğa, yarışırken kullanabildiğim zihinsel berraklığı bulduğum yer.”
Genç sporcunun bu cevabından hareketle elbette bütün kişiliğini tek bir kültürel kalıba yerleştiremeyiz. Ancak Embla’nın dışarıdaki gürültüden uzaklaşıp kendi merkezine dönebilmesinde doğanın ve yetiştiği çevrenin izlerini yakalayabiliriz. Sosyal medya ona milyonlarca insanın sesini ulaştırırken, Norveç doğası kendi iç sesini duyabildiği alanı sunuyor…
Embla, önündeki yıllar için en büyük hayalini sorduğumda cevabını hiçbir tereddüde yer bırakmadan verdi:
“Hayalim ve nihai hedefim 2028 Olimpiyat Oyunları. Yol üzerindeki her yarışma ve şampiyona kendi başına bir hedef; ama aynı zamanda en büyük sahneye, olimpiyatlara doğru uzanan bir yolculuk.”
Embla’nın bu cevabı, söyleşinin başından beri gördüğümüz kişilik dengesini tamamlıyor. Anlaşılan dünya çapında tanınmak hayatına yeni ihtimaller eklemiş; fakat ne kendisini görüş biçimini ne de ilerlediği yönü değiştirebilmiş…
Sorularımı büyük bir içtenlik ve tevazuyla yanıtlayan Embla ile gerçekleştirdiğim bu söyleşi, dışarıdan hayranlık uyandıran güzelliğine, içeride sağlam biçimde kurulmuş bir karakterin ve güçlü bir değerler dünyasının eşlik ettiğini açıkça ortaya koyuyor. Böylece ona duyduğum hayranlık yalnızca artmakla kalmadı; güzelliğinin ötesinde, çok daha anlamlı bir yere yerleşti!
Önüne koyduğu her çıtayı birer birer aşarak 2028 Olimpiyatları başta olmak üzere bütün hedeflerine ulaşmasını gönülden diliyorum…


