Bir söz var: "Tarlada izi olanın harmanda yüzü olur."
Güzel sözdür. Alın terini, emeği, sabrı ve süreci över. Lakin bu söz, bugün bana başka bir soruyu düşündürüyor:
O tarlayı kim ekti? Toprağa kim eğildi? Kim ter döktü, kim direndi, kim sustu ama yine de kaldı?
Ama gelin görün ki, bir gün tarla; emeğin değil, ayrıcalığın yaşam felsefesine dönüşürse...
Tarlanın sınırları daralır, sanki tapusu bir zümrenin eline geçmiş gibi olur. Geri kalanların izi bile görünmez olur.
"İz" dediğin şey, liyakat değil; sadakat...
"Yüz" dediğin şey, hak değil; yakınlık olur.
İz varsa –bizdense– yüz de olur. Yoksa, buğday başağına bile bakma hakkın yok olur.
Peki ya diğerleri?
Bu tarlanın çamurunu solumuş, kuraklığını omzunda taşımış, sabrını geceye sarmış insanlar…
Dedeleri Çanakkale’de, Sakarya’da yatarken; torunları hâlâ yokuş yukarı umut ittiriyor.
Hangi yüzle, hangi izle dışlanabilir insan?
Sormak lazım:
Tarlayı yöneten bakış, artık sadece "biz"i mi görür?
"Öteki" dedikleri de bu tarlanın ekmeğine tuz, suyuna gözyaşı katmamış mı?
Bir tarla düşünün, harman yerinde sofra kurulmuş ama oturacaklar çoktan seçilmiş.
Çatalı olmayanlar uzaktan bakıyor; oysa tarlanın taşını onlar da ayıkladı, sıcağını onlar da göğüsledi.
Ve şimdi birileri kalkıp "yüzünüz yok" derse.... Hâlbuki mesele yüz değil, göz meselesi: Bakanların, görmeyen gözleri...
Sözüm odur ki:
Tarlada izi olmak; vatandaş olmakla başlar.
Harman, bir zümrenin değil, halkın alın teridir. Ve alın teri kutsaldır ne rütbeye ne rozet rengine göre değişir.
Bir gün gelecek, herkes şunu anlayacak:
Bu tarla, sadece belli isimlere, belli kesimlere ait değil. Göğsünü gere gere "BEN BU TOPRAĞIN EVLADIYIM!" diyen herkesin.
Tarlayı da biz sürdük,
tohumu da biz ektik.
Ve evet:
Harmanda hepimizin yüzü olacak.