BENDEN FAZLACA YABANCI
İçiniz, aklınız ya da kalbiniz; insanlarla, nesnelerle, hatıralarla, yaşanmış ve yaşanmamış olaylarla, hayallerle dolup taşıyorsa dışarıda kalanlar gerçekten kimdir?
Bu soru basit görünür ama cevabı ağırdır..
İnsan çoğu zaman kendi içinin kalabalığından dışarıyı net göremez. İçerisi o kadar yoğundur ki dışarıdaki her şey silikleşir, uzaklaşır, adeta yok olur...
"En büyük yabancı aynada gördüğündür!
Çünkü hiçbir iz gerçek kayboluşu gizleyemez!"
Orada duran yüz size ait gibi görünse de aslında en uzak olduğunuz varlıktır.. Aynanın soğuk yüzeyinde kendinizi ararken bizi birebir taklit eden benliklerimizi görürüz...Tıpkı kameradaki kılık değiştiren yüzlerimiz gibi! Bir bakışınız eksik kaldığında bütün diğer görüşler üzerinize yansır! Gölgelerin anatomik raksını izler gibi hissederiz, kendimizi seyrederken..
En çok görünen şey en derinde kaybolur.. Gördüğünüzü sandığınız şey çoğu zaman tam da gizlenen şeydir.
Ayna hem gösterir, hem saklar..
Hem yaklaştırır, hem uzaklaştırır..
"İnsanlar sizi sizin düşündüğünüz kadar düşünmüyor"
Onların zihninizden geçenleri okuma yeteneği yoktur..
Sizin de onların aklında uzun süre kalıcılık yetiniz olamadığı gibi!
Hakikatinizi mi bilmek istiyorsunuz?
"Oldum olası yanında " hani yanıbaşında, bildiğin kanlı-canlı, nesnel-maddesel" olanlar tamamen senden azade ve seni hiçbir şekilde tanımayanların oluşturduğu yaşantındır."
"Ve-lakin en uzağında olanlar seni yaşatanlardır..Onlar seni birebir tanırlar."
Bunları yüzlerine, hal ve hareketlerine bakarak ayırt edemezsiniz!
Aklınız erişiyor mu bu hakikate?
Düşünebiliyor musunuz?
"Gerçeğin zerresi bile en büyük yalandan daha tehlikelidir!"
Eminim ki bilmek istemezsiniz!
Bilmek; konforunuzu bozar!
Bilmek; alıştığınız yanılgıları parçalar!
Bilmek; aynadaki yabancıyla yüzleşmeyi zorunlu kılar!
Bu yüzden çoğu insan bilmemeyi tercih eder...
Nereye böyle gidiyorsun ey insan?
Seninle birlikte yolculuk edenler kimlerdir?
Ayaklarının altındaki asfalt, toprak ve kum mu? Başının üzerindeki güneş, ay ve yıldızlar mı?
Seni kuşatan hava mı?
Yanından gelip geçen ağaçlar, böcekler, araçlar, binalar mı?
Yoksa farkında olmadan eceline doğru akan zaman mı?
Ya sayamadıkların?
Ya adlarını dahi telaffuz edemediklerin?
Ya hiç bilmediklerin?"
Seninle birlikte hicret edenler kim?
NEREYE BÖYLE EY İNSAN?
Hiç düşünmez misin?
Şimdi; bir ağacın yaprağında yaşanırken, dünler bir tozlu cama yansıyor!
Gelecek de orada mı yaşanıyor sizce?
Anı yakalayabilir misin? ASLA!
Çünkü onu da yaşatanlar çoktan kamufle oldu, algılamak mümkün değil!
"Baktığım gördüğümü göstermiyor!"
Baktığınız gördüğünüz mü cidden?
Şüphesiz ki; HAYIR!
Başparmağınızla uzaktaki ayı-güneşi kolayca kapatabildiğiniz gibi zihninizdeki algılar da gerçeğin büyük kısmını örter...
Beynimiz bir anımızı geçmişte yaşanmış gibi gösterirken, başka anları hiç yaşanmamış olaylarla doldurabilir..
Halbuki; yaşanmış bir saniye önceki zaman, milyarlarca yıl uzaktadır, artık!
Zihin en usta kamufle ustasıdır...
Bugünü yaşarken dünün izleri hâlâ bir camın üzerinde veya kaydettiğiniz bir videoda yansıyor olabilir..
Anı yakalamak neredeyse imkânsızdır...Çünkü anı oluşturan her şey çoktan gizlenmiştir...
Olan; tüm yaşanmışlıkların sadece kısa bir gölgesidir...
Olasılığı bile mümkün olmayan yaşanmışlıklar!
Bazen kendimizi tam da bu gölgelerin içinde buluruz...
Gerçek; gerçek olamayacak kadar gerçektir, o zaman!
Yaşanmamış gibi duran anlar en çok yaşananlar olur yine zamanla birleşince..
Yaşandığı sanılanlar ise birer seraba dönüşür..
Uyanış; ömrünüzün hiçbir anında uyumadığınızı anladığınızda gözü açık rüyaya dalmanızdır!
Ya hiç uyanamadıysanız?!
Gözler açık, zihin kapalı!
Ayaklarınız yürüyor, ruhunuz hakimiyette!
Uyanık sandığınız her an aslında daha derin bir uykunun parçası olabilir..
"Gözü açık rüya bazen en uzun uykuya dönüşür!"
Çoğu insan yanlış yerde durur!
Yanlış şeyler ister!
Yanlış düşünür!
Yanlış yönlere ilerler...
Yanlışlama üzerine kurulmuş temeller, sağlam bir kişiliğin göstergesi olamaz...
Yanlış güvertede güvercin beslemek de bir ömür tüketir...
Yanlış limanda beklenen gemiler ise hiç gelmez.
Önce sonuç gerçekleşir, sonradan sebep!
İlki niyetindekidir, diğeri önemsizdir....
Niyet bir kez oluştu mu sonuç çoktan yola çıkmıştır.
Sebep ise sonradan uydurduğumuz bir kılıftır.. İnsan çoğu zaman niyetini bilmeden yaşar, sonucu görünce sebepler aramaya başlar..
Aklınla pazarlık kurduğundan beri perhizdesin! Sebebi hiç yoktu, güya!
Halbuki bir paragrafa bakar, mecalli nüans!
"Zamanı bırakırım, zamana yine bırakmam!"
Sebebi yokmuş gibi görünür ama her sözün üzerinde biz zaman taşır..
Konuştukların ise çoğu zaman yankısız kalır...
Aklınla sürekli pazarlık halinde olmak kendi kendine açılan bir savaştır.
Bu savaşta kazanan olmaz...
Sustuklarını dinliyorum, son ses!
Avazın çıktığı kadar, yoksun!
Ertesi günkü sen, aklımda kalmış!
Gözlerinin ise ilk vakitleri!
Gözlemleyen sen isen gözlemlediğin gerçekten kim?
Yoksa bütün bu süre boyunca yalnızca kendine mi bakıyordun?
Aynaya her baktığında aslında kimi görüyorsun? Belki de asıl mesele görmek değil görmeye cesaret edebilmektir!
Belki de en büyük kayıp aynaya bakıp da kendini tanıyamamaktır!
"Eğer ki; kestiğiniz ahkâmın erbabı olsaydınız, hipnotize edilen hayatınızın da birer aldatmaca olduğunu anlardınız!"
"ANLA! KALBİNİN KATILIĞI GÖZLERİNİ PERDELEDİ!"
Günün 'Esra Süntar' sözü:
"Sen gözlerini gördün mü ki; gözlerinin gördüğüne inanıyorsun?!
Çünkü; gözlerini de gözlerinle görüyorsun!"

