Turk Time
DOLAR
49,5248 ▲ %0.11
EURO
55,6411 ▼ %0
ALTIN
6644,6330 ▲ %0.15
BIST-100
12070,17 ▼ %0
PETROL
103,3600 ▼ %-0.65
BONO
39,4400 ▼ %-0.65
ISTANBUL
BUGÜN
10/14°
ISTANBUL
YARIN
10/12°

İÇİNİZDE BİRİKEN GÜRÜLTÜ

Hiç düşündünüz mü?
Neden en çok sustuğunuz yerde çoğalır sesiniz? Söyleyemediklerinizden mi ibaretsiniz yoksa söylemeye cesaret edemediklerinizin toplamından mı? 
Belki de ikisi de değil... Belki insan kendisine bile itiraf edemediği şeylerin gölgesinde büyür; büyüdükçe küçülür, bildikçe şüpheye düşer, yaşadıkça hayatın kendisine vaat edildiği kadar yaşanabilir olmadığını anlar...

Ne tuhaf bir çelişki bu! 

Her şeyi anlamlandırmak isteyen bir akılla, hiçbir anlamın içinde uzun süre barınamayan bir kalbi aynı bedende taşıyorsunuz...

Başınıza gelen her şeyde bir açıklama arıyorsunuz..

Tesadüfleri işaretlere, 
kayıpları derslere, 
hayal kırıklıklarını tecrübeye dönüştürüyorsunuz....
 
Acının bile bir işe yaramasını bekliyorsunuz. Sanki boşa acımak acı çekmekten daha büyük bir suçmuş gibi…

Oysa bazı şeylerin hiçbir hikmeti yoktur!
Bazı insanlar kötüdür sadece..
Bazı vedalar zamansız, bazı başlangıçlar anlamsızdır.. 

Her yıkıntının altında bir hazine, her karanlığın sonunda bir aydınlık bulamazsınız...
Bazen yıkıntı, yıkıntıdır..
Karanlık da karanlık...

Ve belki de ilk büyük yanılgınız; dünyanın size bir açıklama borçlu olduğunu sanmanızdır.

Fakat kabul edemiyorsunuz bunu bazen.. 
Belirsizliğe tahammülünüz yok...
Bilmediğiniz bir şeyin karşısında durmaktansa yanlış bir cevaba sarılmayı tercih ediyorsunuz...

Çünkü hakikat;  her zaman teselli etmez insanı... 
Bazen bütün dayanaklarınızı elinizden alır da yerine hiçbir şey koymaz....

İşte o zaman başlar asıl sınavınız: 
"Cevapsız kalabilmek!
Bir kapının önünde açılmayacağını bilmeden değil açılmayabileceğini kabul ederek beklemek!"

Kaçınız yapabilir bunu?
Hepiniz bir şeylerin peşindesiniz...

Adını kimi zaman mutluluk koyuyorsunuz, kimi zaman başarı, kimi zaman huzur...

Kelimeler değişiyor, arayış aynı kalıyor...

Bir yere varırsanız tamamlanacağınızı düşünüyorsunuz veya bir insan sizi severse, bir işte yükselirseniz, bir gün herkes sizi anlarsa…
İşte o zaman başlayacakmış gibi hayat.. 
Sanki şimdi yaşadığınız asıl hikâyenin önsözü!

Ya o gün hiç gelmezse?

Ya bütün ömrünüzü, yaşamak için gerekli sandığınız koşulları hazırlamakla geçirirseniz?

Evi kurup içine girmeyenler gibi...
Sofrayı hazırlayıp yemeği soğutanlar gibi...
Bir gün mutlu olabilmek uğruna bugünün bütün mutluluk ihtimallerini erteleyenler gibi…

Geleceğe yatırım yaptığımızı sanırken şimdiyi ipotek ediyoruz bazen...

Henüz yaşanmamış bir günün hatırına, elinizdeki tek gerçek zamanı harcıyorsunuz...
Sonra dönüp bakıyorsunuz; takvimler dolmuş, hatıralar seyrelmiş, yüzünüz değişmiş..

Peki! Beklediğiniz hayat gelmiş mi? 
Belki gelmiştir... 
Fakat onu karşılayacak kişi çoktan değişmiştir.

İnsanın kendisine kurduğu en incelikli tuzaklardan biridir bu: Bir gün başlayacağına inanmak!

Başlangıcı sürekli ileriye taşımak..
Pazartesiye, yeni yıla, yeni eve, yeni işe, yeni birine… 
Her defasında başka bir eşik icat etmek. ..
Eşiği geçmek yerine onun üzerinde yaşlanmak...
Ve zaman; bütün bu hazırlıklarınızın arasında, tek bir açıklama yapmadan ilerler...

Zamanın acımasızlığı geçtiği için değil geçerken size hiçbir şey sormadığı içindir belki.

Hazır olup olmadığınızı umursamaz.
Pişmanlığınızı dinlemez. 
Geri dönüp düzeltme hakkı tanımaz. 
Bir gün, yıllardır ertelediğiniz bir telefonun artık arayamayacağınız birine ait olduğunu öğrenirsiniz. 

Bir başka gün çocukluğunuzun geçtiği evin yerinde başka bir bina yükselir...
Bir zamanlar sonsuza kadar süreceğine inandığınız şey siz daha ne olduğunu anlamadan geçmiş zaman kipine dönüşür...

İşte o vakit anlarsınız geçmiş yalnızca geride bıraktıklarınızdan oluşmaz , geri dönemeyeceğiniz hâllerinizden de oluşur...

Çünkü özlediğiniz şey bazen bir insan değildir; onun yanındayken olduğunuz kişidir... 
Bir şehir değildir özlediğiniz, o şehrin sokaklarında taşıdığınız ihtimallerdir... 

Eski bir şarkıyı dinlerken boğazınıza düğümlenen şey melodinin kendisi değil, o melodiyi ilk duyduğunuz gün henüz bilmediğiniz kayıplardır..

Hatıralar da böyledir..

Sakladığınızı sanırsınız onları, oysa onlar sizi saklar...
Bir kokuda, bir sesin titreyişinde, hiç beklemediğiniz bir öğleden sonra çıkarlar karşınıza..

Geçmişin kapısı çalınmaz; birden açılır!
İçeri giren siz misinizdir yoksa yıllar önce bıraktığınız bir parçanız mı? Belli olmaz...

Ne garip!
Unutmak için çabaladığınız şeyleri hatırlarken, hatırlamak istediğiniz onca şeyi yitirmek!

Bir yüzün çizgileri silinir zihninizden fakat o yüzün size hissettirdiği duygunun izleri kalır..

Bir konuşmanın kelimeleri kaybolur fakat konuşma bittikten sonra içinizde oluşan sessizlik yıllarca yerini korur...

Demek ki hafıza; yalnızca yaşananların arşivi değil, biraz da kendinize yazdığınız ve sonrasında dönüp kendi elinizle değiştirdiğiniz bir metindir...
 
Her hatırlayışta yeniden kurduğunuz, her anlatışta biraz daha başkalaştırdığınız bir geçmiştir...

Peki! Gerçekten ne yaşadığınızı mı hatırlıyorsunuz yoksa bugün kim olduğunuza uygun bir geçmiş mi üretiyorsunuz?

Belki de en büyük yanılgınız; kendinizi dün de bugünkü kadar tanıdığınızı sanmak...

Oysa dün verdiğiniz kararları, bugünkü aklınızla yargılıyorsunuz...
O günün korkularını, bilgisizliğini, çaresizliğini unutup kendinizi suçluyorsunuz. 
Sanki geçmişteki siz gelecekteki bütün sonuçları önceden bilmek zorundaymış gibi!

Kolaydır yargılamakç, hele ki bedelini başkası ödemişse…
Kendi geçmişinizin hem sanığı hem hâkimi olmaya ne kadar meraklısınız. Kendinize karşı deliller topluyor; yanlışlarınızı büyütüyor, doğrularınızı küçültüyorsunuz. 

Bir zamanlar elinizden gelenin en iyisini yapmış olabileceğiniz ihtimalini bile düşünmüyorsunuz...

Çünkü kendinizi suçlamak bazen kendinizi anlamaktan daha kolaydır... Suçun bir adı vardır, anlamanınsa sonu yoktur...

Fakat yalnızca yaptıklarınızdan ibaret değilsiniz yapamadıklarınızdan da değilsiniz. 
Vermediğiniz kararların, seçmediğiniz yolların, cesaret edemediğiniz ihtimallerin toplamı da sayılmazsınız. 

Siz bütün bunlardan daha karmaşık bir şeysiniz: "Değişebilen, çelişebilen, dün inandığını bugün sorgulayabilen bir varlık!"
Bunu kabul etmek neden bu kadar zor?
Çünkü değişmek eski benliğinizin bir kısmını kaybetmeyi gerektirir. ..
Dün savunduğunuz bir düşünceden vazgeçtiğinizde yalnızca düşüncenizi değil onun üzerine kurduğunuz kimliği de sarsarsınız. Yıllarca doğru bildiğiniz bir şeyin yanlış olabileceğini görmek yalnızca fikrinizi değil geçmişinizi de şüpheli hâle getirir. ..

Peki! Yanılmış olduğunuzu kabul ederseniz o zamana kadar yaşadıklarınız ne olacaktır?
Hiçbir şey olmayacak....
Yaşanmış olacaklar sadece..

Ne bütünüyle anlam kazanacaklar ne de bütünüyle anlamsızlaşacaklar...
Geçmişinizi temize çıkarmak zorunda değilsiniz. Her kararınızın arkasında bir erdem, her kaybınızın içinde bir kazanım bulmak zorunda da değilsiniz. 
Bazen yanlış yaptığınızı söylemek yeterlidir. Bazen özür, telafi edemeyeceğinizi bilerek dilenmelidir. 
Bazen de yapılabilecek tek şey aynı yanlışı bir daha yapmamaktır...
Büyüklük dediğiniz şey, belki de kendinizi haklı çıkarmaktan vazgeçtiğiniz yerde başlar...

Çağımızın başka bir hastalığı var: "Her şeyin görünür olması gerektiğine inanıyorsunuz. Yaşadığınızı göstermek, düşündüğünüzü paylaşmak, mutlu olduğunuzu kanıtlamak istiyorsunuz. Bir anın içinde bulunmak yetmiyor artık; o anın başkaları tarafından da görüldüğünden emin olmanız gerekiyor. ..

Denizi seyretmekle yetinmiyor denizi seyrettiğinizi de belgeliyorsunuz. 
Bir sofraya oturuyor, yemeğin tadından önce görüntüsünü düşünüyorsunuz. 
Bir şey hissediyor sonra o hissin nasıl göründüğünü merak ediyorsunuz...

Kime yaşıyorsunuz bütün bunları?

Görülmediğinde değeri azalan bir mutluluk gerçekten mutluluk mudur? 
Kimsenin bilmediği bir iyilik daha mı az iyiliktir?
Adı konmayan bir sevgi, ilan edilmeyen bir başarı, paylaşılmayan bir sevinç… Bunlar yaşanmamış mı sayılır?

Belki de görünürlük çağında kaybettiğiniz ilk şey kendinize ait olma hakkınızdır..
Her anı anlatmak zorunda olmadığınızı, her düşünceyi savunmak zorunda bulunmadığınızı, herkesin sizi anlamasının gerekmediğini unutuyorsunuz..
Kendinizi açıklaya açıklaya kendinizden uzaklaşıyorsunuz...
Bir noktadan sonra yaşamıyorsunuz da yaşadığınızı ispat etmeye çalışıyorsunuz!

Ve insan kendisini kanıtlamaya başladığı yerde kendi varlığından şüphe etmeye başlıyor...

Oysa her şeyin bir tanığı olmak zorunda değil. Bazı sevinçler sadece yaşanmalı. 
Bazı kararlar alkışsız verilmeli. 
Bazı vedalar, geride kalanların onayına sunulmadan tamamlanmalı. 
Bir hayatın gerçekliği kaç kişinin ona şahit olduğuyla ölçülemez...

Belki huzur dediğiniz şey de budur: "Kimseye anlatmadan da var olabilmek!"

Kendinizi sürekli savunmadığınız, her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmadığınız, başkalarının zihnindeki imajınızı korumak için ömrünüzü harcamadığınız bir yer…

Herkesin gözünde iyi biri olmayı başaramayacağınızı, her tartışmada haklı çıkamayacağınızı, her kaybı engelleyemeyeceğinizi bilerek yaşamak...

Bu vazgeçmek değildir. 
Her şeyi kontrol edebileceğiniz yanılsamasından vazgeçmektir.
Çünkü kontrol etmek istediğiniz şeylerin çoğu, zaten size ait değildir. 
Başkasının sevgisi, dünyanın adaleti, zamanın akışı, geçmişin sonucu… 
Ne kadar sıkarsanız sıkın, avucunuzdan sızan şeyler vardır. 
Bazı kapıları zorlamak onları açmaz; elinizi yaralar...
Bazı cevapları aramak hakikati yaklaştırmaz; orunun içinde kaybolmanıza neden olur...

Her şeyi çözerek özgürleşemezsiniz..
Bazen çözemeyeceğiniz şeylerle yaşamayı öğrendiğinizde başlar özgürlüğünüz...
Ve belki hayat sandığınız kadar büyük bir sır değildir...

Belki siz sıradanlığından korktuğunuz için onu karmaşıklaştırıyorsunuz...

Bir sabah uyanmak, bir fincan kahve içmek, sevdiğiniz birinin sesini duymak, akşam gökyüzünün renginin değiştiğini fark etmek… Bunlar küçük şeyler değil. 
Siz büyük şeylerin peşinde koşarken küçük olanların hayatın kendisi olduğunu unutuyorsunuz...
Sonra bir gün, büyük bir mutluluk beklemediğiniz bir anda küçük bir şeyin içinde buluyorsunuz kendinizi..
Bir pencerenin ardından süzülen ışıkta, uzun zamandır duymadığınız bir kahkahada.,hiçbir şeyin değişmediği bir günde, içinizde bir şeyin değiştiğini fark ettiğiniz o sessiz anda...

Dünya aynı dünyadır. Ona bakışınız değil aradığınız şey yeni bir cevap değildir, aynı sorularla başka türlü yaşayabilme cesaretidir!

Her şeyi anlamadan da sevebilmek, her şeyden emin olmadan da adım atabilmek, geçmişin bütün hesaplarını kapatmadan da geleceğe yer açabilmek...
Çünkü hayat bütün sorularınızı cevapladığında başlamayacak... 
Siz cevap beklerken de sürüyor...
Ve bir gün beklediğiniz şeyin gelmediğini değil beklemekle geçirdiğiniz zamanın geri gelmeyeceğini anlayacaksınız!

O gün ne yapacaksınız?

Belki hiçbir şey..
Belki ilk defa, hiçbir şey yapmak zorunda olmadığınızı anlayacaksınız. 
Dünyayı düzeltmeden, kendinizi baştan yaratmadan, bütün yaralarınıza anlam yüklemeden de yaşayabileceğinizi…
Çünkü her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil! Önemli olan şey sizin anlam ararken hayatınızı tüketmemeniz gerekiyor...

Bir kapı kapanır,
Bir mevsim biter,
Bir yüz unutulur,
Dünya dönmeye devam eder...

Ve bütün bu olup bitenlerin ortasında, kendinize sorabileceğiniz belki de en sahici soru kalır:
Yaşamaya çalıştığınız hayat mı bu yoksa yaşamayı sürekli erteleyerek koruduğunuz bir ihtimal mi?

Günün 'Esra Süntar' sözü:
"İnsan kontrol edemediklerine bağımlıdır!
Çünkü; beni tanıyanların her biri gözardı ettiklerine dayattıklarıdır!
Egemenlik; kayıtsız kalmaya yankı bulamayanların boşluğudur!
Özdenetimim güç beyanlıdır!"