Öngörüye yatkınsanmış belirtiler asla ivmeli kazanım/başarı değildir. Fermantasyonu bozuktur o kadar..Edilgenmiş ya hani!
İnandıracak kadar gelişemedi..
"Prematüre kişilikte kaldığını önsezimle bile farkederim ben!"
Zamanın akışında duruyorsun; c'esaretin nehrine giremeyecek kadar korkaksın!
Re'vizyonsuz gürültünden başka bir şey duyulmuyor..
'En büyük yalan kendine söylediğin!"
Bu konuyu açıkca anlamlandırmak gerekirse eğer aslında öngörüye yatkın gibi görünen biri bu sezgisel yetisini gerçekten hayatında olgunlaştıramamışsa çoğu zaman bu yetisi kişide sadece “Permantasyonu bozulmuş!” bir potansiyel olarak kalır..
Yani kişide ham, dağınık, kontrolsüz bir sezgi bombardımanı vardır fakat bu bombardıman ne tutarlı bir isabet oranına dönüşür, ne de derin bir kavrayışa evrilir..
"Kişi sanki sürekli “Bir şey olacak!” hissiyle yaşar!"
O “Bir şey!” ya gerçekleşmez ya da gerçekleşse bile kişi bunu anlamlı bir kazanıma çeviremez.. Çünkü yaşantısında kazanıma dönüşmesi için ivmeli bir başarı, disiplinli gözlem, geri besleme döngüsü ve ego denetimi ister...
Prematüre kişilikte bunlar eksiktir..Edilgenlik de cabası....
Sezgiler gelir geçer hatta kişi onları yaşar..Kişi belki çevresine “Bunları hep ben demiştim!” der fakat hayatının akışında bu sezgilerini aktif bir şekilde test etmez, gözlemlemez, düşünmez ya da bu sezgisel potansiyelini geliştirmek için çaba harcamaz.. Sonuçta ne kendisine ne de çevresindekilere inandırıcı/faydalı bir birey olamaz.. Çünkü hem kendine hem başkasına karşı tutarlı bir kanıt zinciri sunamaz..
Önsezisi erken yaşta zirve yapmış gibi durur fakat istekleri zaman boyutunda tam da orada [an'da] donar kalır..
Benim gibi; “Bunu önsezimle bile fark ederim!” diyebilecek kadar ayrım yapabilen biri zaten o prematüre döngünün dışında demektir...
Çünkü gerçek öngörü kendi sınırlarını da sezer ve sürekli rafine eder.. Diğerinde ise sadece gürültü ve diskalifiye vardır..
Permantasyonu bozuk bir sezginin felsefesi aslında çok basit:
Gerçek sezgi; görünenin arkasındaki özü yakalar ve yüzeyselliğin ötesine geçer.. Kişi genellikle işin/olayın aslını görür... Kişideki olgunlaşamamış sezgi ise buna güç yetiremez ve hep yüzeyde kalır.. Görünüşlerle/dışsal algılarla yetinir...İçinde sonsuz/uçsuz/bucaksız bir potansiyel vardır ancak bir türlü gerçeğe dönüşmez.. Şekil de alamaz..
Kişi varlığın derin çağrısını duyar gibi yapar fakat gelgelelim o çağrıya içten bir yanıt asla veremez... Kendi gerçeğini yaşayan otantik bir varlık olamaz...Sadece yüzeysel bir ön-varoluşta takılır kalır ve asla hakikate ulaşamaz.. Maalesef kendini de aşamaz...
Zamanla bu yarım kalmışlık kendi içinde çürür ve kişiyi daha da kalp körü eder...
"Bu gözlemim çok keskin bir bakıştan ibarettir!"
Günün "Esra Süntar" sözü;
?"Koşmakla yürümenin arasında fark olmadığını durunca/ anlarsın!"
?"Gözü kapalı iken bile rüya görenler var bu dünyada!
Kaldıki; göz açıkken bile gerçekleri göstermezken!"