Beşiktaş'ta Bir Masadan Yarına Düşen Gölgeler
Bazen en büyük yangınlar, en gürültülü kahkahaların arkasında başlar; bir toplumun geleceği, bir kafenin kuytu bir masasında sessizce infaz edilir. Bu yazı, sadece Beşiktaş caddelerinden yükselen anlık bir neşenin değil; ruh kökünden koparılmış, manevi bir işgale râm edilmiş bir gençliğin yarına düşen ürpertici gölgesidir.
Şu an İstanbul’un kalbi Beşiktaş’ta, bir kafenin köşesinde çayımı yudumlarken, yan masalardan yükselen kahkahalar ister istemez kulaklarıma kadar ulaşıyor. Sesleri o kadar gür, neşeleri o kadar yerinde ki insan dışarıdan baktığında çağın tüm dertlerinden arınmış asil bir sevinç yaşıyorlar sanır. Yaş ortalamaları yirmi dört ile otuz arasında, yani hayatın tam da en üretken, en şuurlu olması gereken basamağındalar. Peki, bu genç dimağları bu derece eğlendiren, kahkahalarla dalga geçtikleri o büyük "eğlence" konusu ne biliyor musunuz? İslam, bu medeniyetin kutsal değerleri, müminlerin taktığı sarık, giydiği cübbe ve asırlık şiarımız... Kendi köklerine, dedelerinin ruh iklimine yabancılaşmış, adeta kendi eviyle alay eden bir garip yabancılık hâli.
Tam bu manzarayı hazmetmeye çalışırken, hemen diğer masadaki bir kadının telefon konuşması tokat gibi çarpıyor yüzüme. Yaşlı bir akrabasını ya da dostunu adeta büyük bir zafer kazanmışçasına tebrik ediyor. Gururla anlattığı mesele şu: Çocuğunu İlber Ortaylı gibi yetiştirmişmiş, en önemlisi de onu "İslam karşıtı" olarak büyütmenin verdiği o derin elitist memnuniyeti kutluyor. Yahu, durup haykırmak geliyor içimden: Siz İlber Hoca’yı dahi hiç anlamamışsınız! Ömrünü Osmanlı arşivlerine, İslam-Türk medeniyetinin muazzam vesikalarına adamış, her fırsatta bu toprakların ruh köklerine hürmet edilmesini haykıran bir tarihçiyi, kendi sığ din düşmanlığınıza nasıl kalkan yaparsınız? Yazık, hem de çok yazık... Bu manzara sadece içimi sızlatan derin bir üzüntü değil; bu ülkenin, bu coğrafyanın yarınları adına çok büyük bir kaygı, endişe ve tehlike feryadıdır.
Evlatlarını Kendi Elleriyle Vuran Aileler ve Mankurtlaşma Mekanizması
Bu topraklarda ne oluyor da aileler kendi elleriyle evlatlarını mankurtlaştırıp birer robota dönüştürüyor? Cemil Meriç’in o muazzam tespitiyle, "Kültür, sömürgecilerin en güçlü silahıdır; önce zihinleri işgal ederler." Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, evlatlarımızın yabancı odakların, dijital mecraların ve fonlanmış yapıların elinde adeta kendi medeniyetine düşman birer "gönüllü sömürge neferi" hâline getirilmesidir. Aileler, modernleşme ve çağdaşlaşma yalanı altında, çocuklarının kalbine inanç ve ahlak aşısı yapmayı ihmal ettiklerinde, o boşluğu derhal küresel fonların güdümündeki İslam karşıtı aparatlar doldurmaktadır. Mukaddesata düşmanlığı modernlik, köksüzlüğü ise entelektüellik sanan bu sığ zihniyet, aslında Batı’nın fikir çöplüğünden beslenen derin bir aşağılık kompleksinin kurbanıdır. Necip Fazıl Kısakürek’in gençliğe seslenirken haykırdığı o "Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin kalbini taşımak" ideali yerine, köksüz, ruhsuz ve sadece kendi mukaddesatıyla alay ederek kimlik bulmaya çalışan bir nesil türetilmektedir. Hangi anne baba, kendi evladının kendi ruh kökünü kurutmasıyla gurur duyabilir? Bu, toplumsal bir intihardan başka bir şey değildir.
Mutfaktaki Odaklar: Küresel Fonlar ve Zihin Mimarları
Bu işin mutfağı neresidir, bu zehirli motivasyonun arkasındaki mali güç ve fonlar hangi şer odaklarından gelmektedir? Bu soru, bugünün en hayati ulusal güvenlik meselesidir. Batı merkezli vakıflar, küresel sivil toplum kuruluşları ve sosyal medya algoritmaları, özellikle üniversite gençliğini hedef alarak "özgürlük, bireysellik ve rasyonalizm" maskesi altında sistemli bir dinsizlik ve kültür kırımı operasyonu yürütmektedir. Bugün evlatlarımız sadece sınıflarda değil, ceplerindeki telefonların yerli ve millî nizamdan yoksun algoritmalarında, küresel sermayenin dijital laboratuvarlarında gönüllü birer mankurt haline getirilmektedir. Aliya İzzetbegovi?’in feryat edercesine söylediği şu söz tam da bugünü anlatmaktadır: "Savaş, ölünce değil; düşmanına benzediğin zaman kaybedilir." Bugün Beşiktaş’taki bir kafede kendi sarığıyla, cübbesiyle, ezanıyla alay eden genç; cephede ülkesini işgal eden düşmanın yüzlerce yılda yapamadığını, zihnen kendi kendine yapmaktadır. Bu zihni manipülasyonu yapan öğretmenler, o kürsülerde millî ve manevi değerleri aşağılamayı entelektüellik sanan akademisyenler, aslında küresel bir operasyonun gönüllü ve robotlaşmış piyonlarıdır.
Milli Eğitim ve Üniversitelerde Topyekûn Rehabilitasyon Mecburiyeti
Eğer yarınlarımızı kurtarmak istiyorsak, hamasi nutukları bir kenara bırakıp her şeye sıfırdan başlamak zorundayız. Gidişat bütünüyle felakete doğrudur ve bu yangını söndürmenin tek yolu, eğitim sistemimizi rehabilite etmekten geçer. İlk iş olarak, müfredat sadece bilgi yükleyen değil, ruh ve şuur aşılayan bir nizamla yeniden kurgulanmalıdır. Öğretmen yetiştirme sistemimiz, Nurettin Topçu’nun "Muallim, ruhlar mimarıdır “düsturuyla baştan aşağı yenilenmelidir. Sınıfa girdiğinde öğrencisinin kalbine İslam’ın sarsılmaz ahlakını ve bu toprakların asaletini üfleyemeyen bir eğitim anlayışı, sadece diplomalı mankurtlar üretir. Üniversiteler, Batı taklitçiliğinin ve inanç düşmanlığının ideolojik üsleri olmaktan çıkarılmalı; bilimi imanla, teknolojiyi ahlakla birleştiren gerçek birer irfan yuvasına dönüştürülmelidir. Aksi takdirde, cephede koruduğumuz bu vatanı, kalbi işgal edilmiş nesiller eliyle masada ve sokakta kaybederiz.
Asırlık Çınarın Köklerine Dönüş Çağrısı ve Son Nasihat
Beşiktaş'ın o gürültülü caddesinden yükselen kahkahalar beni ümitsizliğe değil, daha büyük bir azme sevk etmek zorundadır. Çünkü bu toprakların mayası sağlamdır; ne kadar kurutulmaya çalışılsa da altındaki o iman kökü canlıdır. Okurlarımıza ve devletin karar mekanizmalarına çağrımızdır: Evlatlarımızı sosyal medyanın vahşi çarklarına, fonlanmış öğretmenlerin insafına ve elitist ailelerin sığ komplekslerine kurban edemeyiz. İmam Gazali’nin buyurduğu gibi, "Kalp, boş bir arazi gibidir; ona ne ekersen onu biçersin." Biz o araziyi boş bıraktık ve düşman dikenler ekti. Şimdi yapılması gereken, o dikenleri söküp atmak ve evlatlarımızın sinelerine yeniden cihanı aydınlatacak İslam nurunu yerleştirmektir. Yarın çok geç olmadan, aileden üniversiteye kadar topyekûn bir uyanış ve diriliş hareketini başlatmak, bu ülkeye ve tarihe olan en mukaddes borcumuzdur.