Yeni Parti'yi CHP büyütüyor! Kahraman Peygamber!
Siyasette bazen en büyük başarı, kendi doğrularınızdan ziyade rakibinizin yanlışlarından doğar.
CHP'de mahkeme kararıyla yaşanan yönetim değişikliği, yalnızca parti içi dengeleri değil, muhalefet ve iktidarın siyasal denklemlerine de etki etti.
Düne kadar yolsuzluk iddialarına cevap vermek zorunda kalan İmamoğlu-Özel ekibi, bir anda savunmadan mağduriyet zeminine geçti. Türkiye siyasetinde mağduriyet söyleminin seçmeni harekete geçiren güçlü bir motivasyon olduğu geçmişte defalarca görüldü.
* * *
Yeni Parti, "Bakın, CHP artık gerçek bir muhalefet değil. Bizim dışımızda herkesle ittifak yapıyorlar. Kendi partimizi bile elimizden alıp, irademize ipotek koydular." söylemiyle kendisine yeni bir sosyolojik alan açtı.
Bu söylem yalnızca CHP seçmeninde değil, İYİ Parti ve Anahtar Parti tabanınında da karşılık bulmaya başladı. Bazı insanlar, inandırıcı bir hikâye gördüklerinde yalnızca parti değiştirmez, yönlerini/liderlerini de değiştirebilirler..
* * *
Yakın siyasi tarih bunun örnekleriyle dolu. İlk durak 1983...
12 Eylül sonrasında kurulan ANAP, Turgut Özal'ın "değişim ve kalkınma" söylemiyle farklı siyasi geleneklerden seçmeni aynı çatı altında buluşturdu ve kısa sürede iktidara ulaştı.
Bir başka örnek 1995 seçimleridir.
Refah Partisi, sadece oylarını artırmadı; yıllardır merkez sağ partilere oy veren önemli bir seçmen kitlesini de "adil düzen" söylemiyle kendi saflarına çekti. Seçmen yalnızca parti değiştirmedi, siyasal yönelimini de değiştirdi.
Yeni Parti için bu başarıları yakalar yaklaşımı henüz elbette erken ama doğdukları CHP'deki gelişmeler ve genel siyasi konjoktür yollarını açıyor.
* * *
Tarih bize ne söylüyor? ...
1955'te Demokrat Parti'den ayrılan isimlerin kurduğu Hürriyet Partisi, doğrudan iktidarı değiştiremedi ama Demokrat Parti içindeki rahatsızlığı görünür hâle getirdi.
2001 ekonomik krizine yakın çekim yaparsak...
Türkiye'de seçmenin mevcut siyasal düzene güveni ciddi biçimde sarsılmıştı. DSP, ANAP ve MHP'den oluşan koalisyon hükümeti hem ekonomik krizin hem de kendi iç çekişmelerinin yükünü taşıyordu. Tam da bu ortamda henüz bir yaşını bile doldurmamış olan AK Parti, yalnızca kendi söylemiyle değil, mevcut partilerin oluşturduğu siyasi boşluktan da güç aldı.
* * *
Seçmen, yıllardır iktidarda bulunan partileri cezalandırırken yeni bir adres arıyordu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti oyların yaklaşık yüzde 34'ünü alarak tek başına iktidara geldi. Baraj nedeniyle Meclis'teki sandalyelerin büyük çoğunluğunu kazandı.
Bu sonuç, yeni bir partinin yükselişinin sadece kendi performansıyla değil, rakiplerinin krizleri ve seçmende oluşturduğu değişim talebiyle de mümkün olabileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak siyaset literatürüne geçti.
Dünyada da bugünü çağrıştıran örnekler var. Fransa'da geleneksel sağ ve sol partiler yıllarca birbirlerini yıpratırken Emmanuel Macron, henüz yeni kurduğu hareketle iki blok arasındaki boşluğu doldurarak Cumhurbaşkanı seçildi.
İtalya'da Beş Yıldız Hareketi, klasik partilere duyulan tepki sayesinde kısa sürede ülkenin en güçlü siyasi aktörlerinden biri hâline geldi.
* * *
İspanya mesela...
Podemos ve daha sonra Vox da, mevcut partilerin krizlerinden beslenerek hızla yükseldi. Bu örneklerin ortak noktası;
Yeni hareketlerin çoğu zaman önce kendi güçleriyle değil, rakiplerinin ürettiği siyasi boşluk sayesinde büyümesidir.
Bugün Türkiye'de de benzer bir sürecin önü açılabilir. Yeni Parti'nin sürekli olağanüstü hamleler yapmasına bile gerek kalmayabilir. CHP kendi iç krizini aşamadığı, itham edilen suçlamalara anlamlı, gerçekçi yanıtlar veremediği sürece, Yeni Parti'nin anlattığı mağduriyet ve değişim hikâyesi daha fazla karşılık bulabilir.
Üstelik bu tablo yalnızca CHP açısından sonuç üretmeyebilir. Muhalefette oluşacak yeni çekim merkezi, zamanla iktidar açısından da yeni bir rekabet alanı oluşturabilir. İktidar da Yeni Parti'nin kontrolsüz büyümesinden ciddi bir darbe alabilir.
* * *
Cumhurbaşkanı Erdoğan, topu göğsünde yumuşatıp ani kontrataklarla oyunun seyrini değiştirebilen ender siyasetçilerden birisi... Ancak bugün karşısındaki en güçlü iki rakip muhalefetten de kritik.
1) Ekonomi ...
2) Küstürülen seçmen tabanı...
Ekonomi düzelmez, küstürülen seçmen geri kazanılamazsa, muhalefetin yerel seçimlerdeki başarısı, genel seçimlere taşınabilir.
Siyasette tabelayı değiştiren her zaman en çok hücum eden değil, rakibinin bıraktığı boşluğu en iyi değerlendirenler değil midir?
KAHRAMAN PEYGAMBER, MARX VE GOETHE...
Karl Marx ve Friedrich Engels ateistti. Bunu hiçbir zaman saklamadılar. Marx'ın Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı adlı eserindeki "Din halkın afyonudur" sözü, düşünce tarihinin en çok tartışılan cümlelerinden biri hâline geldi.
İlahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk ise bu sözü bütünüyle reddetmedi. Ona göre Marx'ın eleştirisi, dinin istismar edildiği durumlar için önemli bir uyarıydı. Afyon olan din değil, dinin çıkar uğruna afyona dönüştürülmesiydi.
* * *
Mehmet Akif Ersoy dini, toplumu ayağa kaldıran ahlaki bir güç olarak gördü. Nurettin Topçu, İslam'ın insana sorumluluk yüklediğini savundu.
Sezai Karakoç, İslam medeniyetini bir diriliş çağrısı olarak yorumladı. Necip Fazıl Kısakürek materyalizmi eleştirirken, Said Nursî akıl ile imanın çatışmadığını anlattı.
Elmalılı Hamdi Yazır vahiy ile aklı birlikte değerlendirdi. Fuat Sezgin ise İslam medeniyetinin bilim tarihine yaptığı katkıları ortaya koyarak, "din bilime engeldir" iddiasına güçlü delillerle cevap verdi.
* * *
Tabii felsefe tarihini yalnızca Marx ve Engels üzerinden okumak, okyanusu bir bardak suya sığdırmaya çalışmak olur.
Felsefe tarihinin en büyük isimleri arasında yer alan Sokrates, Platon, Aristoteles, Thomas Aquinas, René Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz; akıl ile inancı birbirinin alternatifi değil, hakikate ulaşmanın birbirini tamamlayan iki yolu olarak değerlendirdiler.
Eserlerinde ilahi yaratıcıya olan inançlarını farklı felsefi temellerle açıklamaya çalıştılar.
* * *
Tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor. Düşünürler çoğu zaman Allah'a inandıkları için değil; inançlarını farklı yorumladıkları veya dönemin siyasi ve dinî otoriteleriyle çatıştıkları için yargılandılar. Sokrates idam edildi. Giordano Bruno yakılarak öldürüldü. Mesele çoğu zaman inanç değil, düşünce özgürlüğüydü.
Ve Goethe...
Alman edebiyatının zirve isimlerinden Goethe, resmen Müslüman olduğunu hiçbir zaman açıklamadı. Ancak Kur'an-ı Kerim'i dikkatle okudu, Hz. Muhammed'e duyduğu hayranlığı eserlerine taşıdı.
Muhammed'in Ezgisi şiirinde onu, küçük bir kaynaktan doğup önüne çıkan bütün dereleri içine alarak okyanusa ulaşan kudretli bir nehre benzetti. Doğu-Batı Divanı ise İslam medeniyetine duyduğu ilginin en güçlü edebî tanıklarından biri oldu.
İskoç tarihçi Thomas Carlyle de Türkçede Kahramanlar adıyla yayımlanan eserinde Hz. Muhammed'i "Kahraman Peygamber" olarak anlattı ve onun samimiyetini güçlü ifadelerle savundu.
Ne büyük tartışmalar...
Bir tarafta insanı yalnız maddeyle açıklamaya çalışan teoriler...
Diğer tarafta akıl ile inancı birlikte anlamaya çalışan fikirler...
* * *
Sözü şöyle bitireyim:
İnsana, kendisini inkâr etme özgürlüğünü bile veren bir Yaratıcı var.
Adı Allah...
Ama kendisini eleştirmeye, hatta sorgulamaya bile tahammül edemeyen bir varlık da var.
Adı, insan...
* * *
VELHASIL; "Gerçek, zamanın kızıdır."
— Francis Bacon

