Erdoğan, parlamenter sisteme dönüş için komisyon kurdurdu! Neden mutlu değiliz? Cehape!
Türkiye'de siyaset, uzun yıllardır "başkanlık sistemi mi, parlamenter sistem mi?" tartışmasının iki keskin kutbu arasında sıkışıp kaldı.
Aldığım bilgilere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talimatıyla eski Adalet Bakanı Abdülhamid Gül'ün öncülüğünde oluşturulan bir çalışma komisyonu kuruldu. Komisyon dikkat çekici bir arayış içinde. Öğrendiğim kadarıyla amaç, mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni yıpratacak bir tartışma yürütmek değil, sistemin güçlü yönlerini koruyarak parlamenter sistemin denge ve denetim mekanizmalarını nasıl yeniden devreye sokabileceğini araştırmak.
Bu yaklaşım, "ya o, ya bu" anlayışının ötesine geçen yeni bir siyaset dili arıyor gibi...
Siyasetin matematiği yok ama bana kalsa yüzde 80 parlamenter, yüzde 20 de yarı başkanlık modelinin dinamik unsurlarını hayata geçirirdim.
Aslında dünya siyaset tarihine kısa bir gezinti yaparsak örnekleri oldukça fazla.
Fransa mesela.. 1958'de Beşinci Cumhuriyet'e geçerken ne klasik parlamenter sistemi tamamen korudu ne de katı bir başkanlık modeli benimsedi. Charles de Gaulle, iki sistemin güçlü taraflarını bir araya getiren yarı başkanlık modelini inşa etti. Bugün Fransa'nın siyasi istikrarının temelinde de bu sentez bulunuyor.
Finlandiya da benzer bir dönüşüm yaşadı. Güçlü cumhurbaşkanlığı yetkileri zaman içinde parlamentonun ağırlığını artıracak şekilde yeniden düzenlendi. Sistem değişti ama devlet geleneği kırılmadı.
Türkiye'nin kendi tarihine bakıldığında da benzer örnekler görmek mümkün. 1982 Anayasası sonrasında cumhurbaşkanının yetkileri genişletildi. 2007'de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edildi.
2017 referandumu ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçildi. Yani Türkiye'nin anayasal tarihi, keskin kopuşlardan çok, kademeli dönüşümlerin tarihidir diyebiliriz.
Belki de bugün sorulması gereken soru şudur:
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin hızlı karar alma kabiliyeti korunurken, Meclis'in denetim gücü artırılabilir mi? Bakanların parlamentoya karşı daha fazla hesap vermesi sağlanabilir mi? Yasama ile yürütme arasındaki denge yeniden güçlendirilebilir mi?
Eğer Abdülhamid Gül'ün başlattığı çalışma bu sorulara cevap arıyorsa, bu yalnızca bir sistem tartışması değil; devlet yönetiminin geleceğine ilişkin ciddi bir zihinsel hazırlık anlamına geliyor olabilir.
Çünkü güçlü devletler, sistemlerini ideolojik inatlarla değil, ihtiyaçlara göre günceller.
Türkiye'nin de bugün ihtiyaç duyduğu şey belki tamamen yeni bir sistem değil; mevcut yapının eksiklerini gideren, denge ve denetimi güçlendiren, uzlaşmayı esas alan bir modeldir.
Siyaset bazen en büyük değişimi, en yüksek sesle değil, en sessiz hazırlıklarla başlatır.
Belki de Ankara'da kurulan bu komisyonun asıl önemi de tam burada yatıyor.
Bilinir ki.. Güçlü devlet yönetimi sloganlarla değil, tecrübeyle şekillenir.
NEDEN MUTLU OLAMIYORUZ?
Dünya güçten, paradan mı ibaret?
"İnsanlar, babalarının ölümünü, mallarının ellerinden alınmasından daha çabuk unutur." der Niccolò Machiavelli.
Çok ağır sözler bunlar...
Thomas Hobbes da...
"İnsanın durmaksızın istediği şey, ölümüne kadar süren güç arzusudur."
Bu iki cümle, insanlığın asırlardır peşinden koştuğu iki büyük tutkunun; güç ve servetin özeti gibi...
İnsanlık tarihinin belki de en büyük yanılgısı, mutluluğu yanlış yerde aramak olabilir mi?
Daha çok para...
Daha çok güç...
Daha büyük makam...
Daha gösterişli hayat...
Modern çağ, insana bunları vaat ediyor. Fakat ilginçtir; servet arttıkça huzur artmıyor, teknoloji geliştikçe yalnızlık azal mıyor, iletişim çoğaldıkça insanlar birbirini daha az anlıyor.
Demek ki mesele sahip olmak değil, ait olabilmek. Bugün dünyanın tanımını yapmak gerekse belki de şöyle derdik:
"İnsanların çok şeye sahip olduğu ama kendisini kaybettiği bir çağ."
Hz. Mevlânâ'nın şu sözü tam da bugünü anlatıyor: "Dünya bir dağdır; ona ne söylersen, sana yankısını geri verir."
Yunus Emre ise daha da sade konuşur:
"Mal sahibi, mülk sahibi; hani bunun ilk sahibi?"
Çünkü mal da kalmıyor, makam da...
İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve çöküşünü anlatırken aslında insanın da hikâyesini yazıyordu. Ona göre güç, adaletle ayakta kalır, adalet kaybolduğunda en büyük iktidarlar bile çözülmeye başlar.
Batılı düşünürler de aynı gerçeğin etrafında dolaşmışlar.
Sokrates, "Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez." derken, insanın dış dünyayı değil önce kendi içini keşfetmesi gerektiğini anlatıyordu.
Stoacı filozof Marcus Aurelius ise şu cümleyi kuruyordu: "İnsanın mutluluğu, dışarıda olanlarda değil; düşüncelerindedir."
Arthur Schopenhauer'a göre ise insanın acılarının önemli bir kısmı, bitmek bilmeyen arzularından kaynaklanıyordu. Çünkü her ulaşılan hedef, yeni bir hedef doğuruyor; doyumsuzluk, modern insanın kaderine dönüşüyordu.
Ve Kur'an-ı Kerim'de ise şöyle buyrulur:
"Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd Suresi, 28)
İnsan, ruhunu ihmal edip yalnızca bedenini beslediğinde eksik kalıyor. Cebini doldururken kalbini boşaltıyorsa, sonunda sahip olduklarının değil, kaybettiklerinin hesabını yapıyor.
Bugün dünyanın en büyük yoksulluğu, para değil; anlam yoksulluğudur.
Çünkü güç, bir gün el değiştirir.
Servet, miras olur.
Şöhret, unutulur.
Ama geriye yalnızca insanın vicdanı ve ardında bıraktığı iz kalır.
Belki de asıl soru şudur:
Biz dünyayı mı kazanıyoruz, yoksa dünya bizi mi kaybediyor?
İnsan, ömrünün sonunda banka hesabını değil; kalbinin bilançosunu yanında götürebildiğine göre yanıtı çok da sır olmasa gerek...
SEÇMEN KAZANMA İHTİMALİNİ SEVER!
Kimsenin, ya da pek az kişinin yeterince konuşmadığı yön, aslında asıl mesele CHP'nin bölünmesinin maliyetinden çok, muhalefet seçmeninin nasıl davranacağı değil midir?
Türkiye'de siyasi partilerden ayrılan birçok lider yeni parti kurdu; ancak seçmen çoğu zaman "lideri" değil, "kazanma ihtimalini" tercih etti. Bu nedenle bu ayrışmada belirleyici unsur, örgütlerin ve seçmenin hangi tarafa yöneleceği olacaktır.
Diğer önemli nokta ise yerel yönetimlerdir. CHP'nin belediyeleri, mali ve örgütsel güç açısından önemli bir ağırlık oluşturuyor. Hangi tarafın belediye başkanlarından, il ve ilçe örgütlerinden daha fazla destek alacağı, yeni oluşumun geleceğini doğrudan etkileyebilir. Şu andaki görüntünün ise kalıcı olup olmadığı sınanmaya muhtaç.
Solun iki liderine büyütecin kenarıyla bakarsak...
KILIÇDAROĞLU'NUN ARTILARI
Uzun yıllara dayanan siyasi ve devlet tecrübesine sahip olması...
CHP örgütünü, parti içi dengeleri ve kurumsal hafızayı iyi tanıması...
Kriz dönemlerinde uzlaşmacı ve sakin bir siyaset dili kullanması...
Parti tabanında hâlâ CHP markasına önemli bir sadakat ve güven duyan kitlenin bulunması...
Farklı siyasi partilerle diyalog kurabilme ve ittifak geliştirme deneyimi...
Bürokrasi ve kamu yönetimi konularındaki birikimi...
Kutuplaştırıcı değil, daha yumuşak bir üslubu tercih etmesi...
Parti içinde farklı görüşleri aynı çatı altında tutmaya çalışması...
KILIÇDAROĞLU'NUN EKSİLERİ..
Üst üste yaşanan seçim yenilgileri nedeniyle "kazanamayan lider" algısıyla karşı karşıya kalması...
Karar alma süreçlerinde zaman zaman yavaş ve temkinli davranmakla eleştirilmesi...
Parti içinde uzun yıllar süren liderliği nedeniyle değişim talebinin odağı hâline gelmesi...
Özellikle genç seçmen nezdinde heyecan oluşturmakta zorlandığı yönündeki değerlendirmeler...
Aday belirleme ve parti yönetimine ilişkin bazı tercihleri nedeniyle parti içinde eleştirilmesi...
İttifak siyasetinin, CHP'nin kurumsal kimliğini zayıflattığını düşünen kesimlerin eleştirilerine maruz kalması...
Karizmatik liderlikten ziyade uzlaşmacı bir profil çizmesinin, bazı seçmenler tarafından yeterince güçlü bulunmaması.
Seçim sonrasında beklenen ölçüde kapsamlı bir özeleştiri yapmadığı yönündeki eleştiriler...
ÖZGÜR ÖZEL'İN ARTILARI
Değişim talebini temsil eden bir siyasi lider olarak öne çıkması...
Dinamik ve yüksek tempolu bir siyasi iletişim dili kullanması...
Meclis'teki hitabeti ve gündem belirleme kabiliyetiyle dikkat çekmesi...
Parti tabanının bir bölümünde yenilenme beklentisine karşılık vermesi...
Medya görünürlüğünden ziyade etkisinin yüksek olması ve kamuoyuyla sık temas kurması...
Güncel siyasi gelişmelere hızlı refleks gösterebilmesi...
Genç seçmenle iletişim kurma konusunda avantajlı görülmesi...
ÖZGÜR ÖZEL'İN EKSİLERİ
Parti içindeki farklı grupları uzun vadede bir arada tutma konusunda sınav vermesi gerektiği yönündeki değerlendirmeler...
Değişim söylemini seçim başarısına kalıcı biçimde dönüştürüp dönüştüremeyeceğinin henüz netleşmemiş olması...
Zaman zaman sert siyasi üslubunun kutuplaşmayı artırdığı yönünde eleştiriler alması...
Parti içi tartışmaların kamuoyu önünde
yaşanmasının yönetim kapasitesi açısından eleştirilmesi...
CHP'nin farklı ideolojik kanatları arasında kalıcı denge kurmasının zor bir görev olması...
Liderlik performansının önümüzdeki genel seçimlerde daha net değerlendirilecek olması...
VE SONUÇ...
Eğer CHP'de ciddi bir ayrışma yaşanırsa, ki yaşanacak gibi görünüyor. Bunun etkisini yalnızca iki liderin kişisel gücü değil; örgütlerin tercihi, belediyelerin tutumu, seçmenin "kazanma" algısı, kurulacak yeni yapının kadro ve programı belirleyecek.
Tarafsız bakıldığında, Kılıçdaroğlu'nun en güçlü yanı tecrübesi; en zayıf yanı seçim performans algısıdır.
Özgür Özel'in en güçlü yanı değişim iddiası ve iletişimi; en zayıf yanı ise bu değişimi kalıcı ve kapsayıcı bir siyasi başarıya dönüştüremeyeceğine ilişkin belirsizlik. Bu nedenle olası bir ayrışmanın sonucunu yalnızca liderler değil, seçmenin vereceği stratejik karar belirleyecektir.
Seçmen, şimdilik Kemal Kılıçdaroğlu'na mesafeli, hatta tepkili. Ancak her yeni parti, kuruluş sürecinde sancılar yaşar; o sancılar zaman zaman siyasi depremlere de dönüşebilir. Özel bu süreci iyi yönetemezse partiye geri dönüşler olabilir.
Kılıçdaroğlu, sabırlı davranıp doğru hamleleri yapabilirse oluşan hasarı bir ölçüde onarabilir. Bunun için önce, hem kendisini yakından tanıyanlara hem de hiç tanımayanlara yeniden güven vermeyi başarması gerekiyor!
Bunu becerirse gerisi arkadan gelir!
Beceremezse işi kolay görünmüyor.
HACETİ GİTTİ, TEPESİ KALDI!
Sayın Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran;
Lütfen üniversitenizle daha yakından ilgilenin.Türkiye'nin en köklü ve en saygın eğitim kurumlarından biri olan Hacettepe Üniversitesi'nde bugün yaşanan düzensizlik ve ilgisizlik, bu büyük kuruma hiç yakışmıyor.
Ne birçok öğretim üyesi görevinin başında gerektiği gibi bulunuyor, ne de hastalar hak ettikleri ilgi ve şefkati görebiliyor. Böylesine güçlü bir akademik mirasa sahip bir üniversitenin bu kadar dağınık ve sahipsiz bir görüntü vermesi size acı vermiyor mu?
Hacettepe, sıradan bir üniversite değildir; Türkiye'nin markalarından biridir. Bu marka değerinin korunması ve yeniden güçlendirilmesi için yönetimin daha görünür, daha etkin ve daha kararlı olması gerekiyor.
Lütfen bu tabloya kayıtsız kalmayın. Üniversitenize sahip çıkın, sorunları yerinde görün ve gerekli adımları atın.
Çünkü bu görüntü, ne Hacettepe'ye ne de onun köklü geçmişine yakışıyor.
En minik örneği vereyim.
Kendi okuduğu raporu keyfi olarak haftalardır imzalamayan doktorlarınız var.
Yerine dahi uğramayan hocalarınız var.
Hastaya kuşbakışı bakan kompleksli doktorlarınız var.
Külüye dahil çok yere şikayet yağıyor.
Haberiniz yoksa felaket bir görev ihmali.
Varda umursamıyorsanız, o koltuğu bırakmak zorunda kalırsınız.
Takip edecegiz!
VELHASIL: Değişimi bırakmak, yaşamayı bırakmak demektir. - Henri Bergson

