Ortadoğu artık gerilim biriktiren bir coğrafya değil, kırılmayı bekleyen bir sistemdir. Geri sayım başlamıştır. Masanın kenarında duran bir vazo gibi… Henüz düşmedi ama artık sarsılmıyor; bilinçli biçimde itilip kakılıyor. Bu vazoyu tehlikeli kılan şey yalnızca dış darbeler değil; içerideki çatlakların herkes tarafından biliniyor ama görmezden geliniyor oluşudur. Ve tarih bize şunu öğretir: Çatlaklar inkâr edildiğinde, kırılma kaçınılmaz olur.
ABD ve İsrail merkezli güvenlik mimarisi, İran’ı çevreleme stratejisini uzun süredir adım adım inşa ediyordu. Enerji hatları, nükleer program, bölgesel nüfuz alanları ve rejim değişikliği söylemi artık örtülü bir baskı olmaktan çıkıp açık bir dayatmaya dönüştü. Avrupa Birliği’nin İran Devrim Muhafızları’nı terör listesine alma kararı, askeri müdahale ihtimalini siyasal ve hukuki zeminde meşrulaştırma çabasının son halkasıdır. Buradaki kritik eşik şudur: Diplomasi artık krizi yönetmiyor, krizi tanımlıyor. Bu tanım değiştiğinde, geri dönüş yolları hızla kapanır.
Ortadoğu’daki gerilimin en tehlikeli boyutlarından biri, İsrail yönetiminin savaşı bir devlet politikası olmaktan çıkarıp kişisel bir siyasal sigortaya dönüştürmesidir. Netanyahu için çatışma, güvenlikten çok iktidar meselesidir. İçeride yargı, sokak ve meşruiyet baskısı altındaki bir liderliğin, dışarıda sürekli tehdit üreterek ayakta kalma çabası bölgeyi felakete sürüklemektedir. Trump’ın kısmen ikna edilmiş olması bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü Washington’da frene basılsa bile, Tel Aviv’de gaza basılmaktadır. İşte bu noktada kontrol kaybolur. Tarih bize şunu açıkça gösterir: Savaşlar çoğu zaman planlandığı için değil, durdurulamadığı için çıkar.
Çin’in deniz gücünü İran çevresine kaydırması ve Rusya’nın Su-35 desteği, Ortadoğu’nun artık yerel aktörlerle sınırlı bir denklem olmadığını ortaya koyuyor. Bu, klasik bir vekâlet savaşından daha fazlasıdır. Büyük güçler artık sonucu izlemiyor, sonucu şekillendirmeye çalışıyor. Bu aşamada bir eşik daha aşılmıştır: Ortadoğu’da çıkacak bir savaşın bölgesel kalma ihtimali zayıflamıştır. Enerji fiyatlarından küresel ticaret yollarına, NATO dengelerinden Asya-Pasifik hesaplaşmasına kadar uzanan bir zincir tetiklenebilir. Vazo düştüğünde sadece bulunduğu masa kırılmaz; oda da dağılır.
Tam da bu karmaşanın ortasında Türkiye’nin pozisyonu sıradan bir “taraf” olmanın çok ötesindedir. Türkiye; Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte, savaş tamtamlarını durdurmaya çalışan nadir eksenlerden biridir. Ancak Ankara’yı asıl kritik yapan şey, herkesle konuşabilen ama kimsenin yönlendiremediği bir aktör olmasıdır. Türkiye; ABD ile müzakere edebilen, Rusya ile sahayı bilen, İran ile diyalog kanallarını açık tutan ve Arap dünyasında karşılığı olan tek bölgesel güçtür.
Bu, idealist bir arabuluculuk değil; sert bir jeopolitik zorunluluktur. Çünkü Ankara çok net bir gerçeğin farkındadır: Ortadoğu’daki büyük bir kırılma, en hızlı ve en ağır biçimde Türkiye’ye yansıyacaktır. Güvenlikten ekonomiye, göçten enerjiye kadar tüm fay hatları Türkiye’nin kapısına dayanır. Bu yüzden Türkiye’nin denge siyaseti bir tercih değil, hayati bir savunma hattıdır.
Bugün Ortadoğu’nun ihtiyacı daha fazla yaptırım, daha fazla silah ya da daha sert tehditler değildir. Bunların hepsi vazoyu daha da sallamaktadır. İhtiyaç duyulan şey; soğukkanlı güç, stratejik sabır ve denge kurabilen aktörlerin alan kazanmasıdır.
Vazo hâlâ masanın üzerinde. Ama artık soru şu değildir: Düşer mi? Soru şudur: Düştüğünde kim sorumluluk alacak? Çünkü bu vazo kırılırsa, kimse masum kalmayacak.