Bu yazıda anlatılanların tamamı tek bir sorunun etrafında dönüyor: İran’dan Türkiye’ye, sokaktan medyaya, bireylerden yapılara uzanan bu eş zamanlı hareketlilikte tuşlara kim bastı? Aşağıdaki tabloyu parça parça değil, bir bütün olarak okumadan bu soruya cevap vermek mümkün değil.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, birbirinden kopuk gibi görünen ama dikkatle bakıldığında aynı merkezden beslenen bir tabloyu önümüze koyuyor. İran’da rejimi hedef alan sokak hareketleri, medya üzerinden köpürtülen darbe çağrıları ve “özgürlük” ambalajına sarılmış müdahale söylemleriyle eş zamanlı olarak, Türkiye’de de benzer bir dilin aynı anda devreye sokulması artık basit bir tesadüf olarak görülemez.
İran toplumunda ekonomik ve siyasal rahatsızlıkların varlığı elbette inkâr edilemez. Ancak tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Her toplumsal tepki kendiliğinden büyümez. Bazıları özellikle büyütülür, yönlendirilir ve belirli hedeflere kanalize edilir. ABD, İngiltere, İsrail ve bazı AB/NATO ülkelerinin İran’a yönelik uzun yıllardır sürdürdüğü rejim değişikliği politikaları bilinen bir gerçektir. Yaptırımlar, diaspora yapılanmaları, medya ağları ve psikolojik harp unsurları bu stratejinin ayrılmaz parçalarıdır. Bugün İran sahasında dolaşımda olan söylemlerin, Pehlevi hanedanı nostaljisiyle süslenen çağrıların kime ve neye hizmet ettiği sorusu bu nedenle hayati önemdedir.
Asıl dikkat çekici olan ise Türkiye içindeki eş zamanlılıktır. Aynı günlerde, aynı kavramlarla, aynı vurgularla ve neredeyse aynı cümle kalıplarıyla yapılan açıklamalar dikkat çekmektedir. Sosyal medya üzerinden yürütülen kampanyalar, belirli etiketlerin aynı anda dolaşıma sokulması, benzer görsel ve metinlerin farklı hesaplardan paylaşılması; ortada kendiliğinden gelişen bir tepki değil, belli bir yönlendirme olduğunu düşündürmektedir. Kendilerini sanatçı, akademisyen, gazeteci ya da hukukçu olarak tanımlayan çevrelerin yanında, “sivil toplum” alanında faaliyet gösteren bazı yapıların da bu süreçlerde benzer zamanlama ve benzer söylemlerle sahneye çıkması dikkat çekicidir.
Bu noktada özellikle, insan hakları, demokrasi, ifade özgürlüğü ve sivil katılım gibi başlıklar etrafında faaliyet yürüten bazı sivil toplum kuruluşlarının tutumu üzerinde durmak gerekir. Bu yapılar genellikle doğrudan siyaset yapmaz; ancak yayımladıkları raporlar, ortak açıklamalar, paneller ve uluslararası basına verilen mesajlarla kamuoyunda belirli bir algı oluşmasına katkı sağlar. Bu durum başlı başına sorunlu değildir. Sorun, bu kuruluşların hangi konularda yüksek sesle konuştuğu, hangi konularda ise sistematik biçimde sessiz kaldığı noktada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de iç tartışmalar söz konusu olduğunda oldukça sert ve iddialı bir dil kullanan bu yapıların; küresel güç merkezlerinin müdahaleleri, Batılı devletlerin bölge politikaları ya da İsrail’in Gazze’deki uygulamaları karşısında ya son derece temkinli bir dil tercih etmesi ya da tamamen sessiz kalması dikkat çekicidir. Bu tablo, sivil toplumun bağımsızlığı kadar, önceliklerinin ve sınırlarının da sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
Gazze meselesi bu çelişkinin en net görüldüğü alandır. Kadınların, çocukların ve sivillerin hedef alındığı açık bir tablo karşısında; evrensel insan haklarını savunduğunu iddia eden birçok STK’nın ya çok zayıf açıklamalarla yetinmesi ya da hiç konuşmaması, ciddi bir vicdan ve ilke sorunu ortaya koymaktadır. İnsan hakları gerçekten herkes için mi geçerlidir, yoksa bazı dosyalarda askıya mı alınmaktadır? Bu soru artık görmezden gelinemez.
Bir yerde en sert ifadelerle konuşup, başka bir yerde derin bir sessizliğe gömülmek basit bir tutarsızlık değildir. Bu durum, ahlaki bir duruştan çok, hesaplı bir pozisyon alışa işaret etmektedir. Gazze bugün sadece politik bir mesele değil, aynı zamanda vicdani bir sınavdır. Kimlerin bu sınavdan geçtiği, kimlerin bilinçli olarak bu sınavdan kaçtığı artık açıkça ortadadır.
Burada mesele tek tek isimler ya da tekil kurumlar değildir. Asıl mesele, bu söylemlerin nasıl ve hangi kanallar üzerinden üretildiğidir. Hangi fonlar, hangi raporlar, hangi uluslararası ağlar bu dili beslemektedir? Batılı başkentlerde hazırlanan metinler, Türkiye’de kimlerin diliyle ve hangi yapılar aracılığıyla kamuoyuna sunulmaktadır? Bu sorular sorulmadan yapılan her değerlendirme eksik kalacaktır.
Her siyasi ve toplumsal hareketin sonunda basit ama acı bir muhasebe yapılır: Kim kazandı, kim kaybetti? Eğer ortaya çıkan sonuç kaos, kutuplaşma, istikrarsızlık ve gerçek mazlumların daha da yalnız bırakılmasıysa, ortada bir “özgürlük” değil, başka bir hesap vardır. Kazanan bellidir; krizden beslenen küresel güç odakları ve onların farklı görünümler altındaki uzantılarıdır. Kaybeden ise halklar, adalet duygusu ve vicdanını korumaya çalışan insanlardır.
Ve artık şu gerçeği yüksek sesle söylemenin zamanı gelmiştir:
Aynı anda konuşanlar,
Aynı anda susanlar,
Aynı anda pozisyon alan yapılar tesadüf değildir.
Bu bir anlık refleks değil, planlı bir hizalanmadır.
Ve şimdi yazının başına dönüp soruyu yeniden sormak gerekir; çünkü anlatılan her başlık, her örnek ve her sessizlik aynı yere işaret etmektedir: Tuşlara kim bastı? Kim aynı anda konuşturdu, kim aynı anda susturdu, kim hangi sınırlar içinde kalınacağını belirledi?
Çünkü tarih şunu affetmez:
Zulüm karşısında susanı,
Mazlumun çığlığına sırtını döneni,
Adaletsizliğe makul kılıflar bulanı.
Ve unutulmamalıdır;
Bir gün o tuşlar sustuğunda,
Geriye sadece kimlerin nerede durduğu kalacaktır.