Dünya, artık krizlerin geçici olduğu bir dönemden değil; krizlerin kalıcı, güç mücadelesinin sürekli olduğu bir çağdan geçiyor. Bu çağda devletler niyetleriyle değil, refleksleriyle tanımlanıyor. Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar ise tesadüflerin değil, derin ve hesaplı bir devlet aklının ürünüdür.
Yeni dünya düzeni, eski kuralların çöktüğü; güç, meşruiyet ve etki alanlarının yeniden paylaşıldığı bir eşik olarak şekilleniyor. Bu eşikte ayakta kalanlar, bekleyenler değil; hamle yapanlar oluyor. Türkiye tam da bu noktada, diplomasiyle askeri gücü, ekonomiyle güvenliği, insani politikayla sert caydırıcılığı aynı potada eriten çok boyutlu bir strateji izliyor. Bu yürüyüş yüksek sesle değil, doğru zamanda atılan kararlı adımlarla ilerliyor.
Devlet aklının en net görüldüğü alanların başında Ortadoğu geliyor. Türkiye, tehdidi sınırdan içeri girdikten sonra değil, oluştuğu yerde karşılayan bir güvenlik doktrinini esas alıyor. Suriye ve Irak’ta yürütülen operasyonlar yalnızca bugünün terör tehdidine değil, yarının muhtemel devlet dışı yapılarına karşı da bir ön alma hamlesi niteliği taşıyor. Aynı zamanda Türkiye, bu ülkelerde geçici barınma kampları, hastane ve mobil sağlık birimleri, eğitim merkezleri, su ve altyapı projeleri, küçük işletmelerin desteklenmesi ve ticaretin geliştirilmesi gibi çok boyutlu insani ve ekonomik katkılar sağlıyor. Örneğin Suriye’de binlerce öğrenciye burs ve eğitim desteği, Irak’ta kadın kooperatifleri ve mesleki eğitim programları Türkiye’nin aktif insani rolünü gösteriyor. Doğu Akdeniz’de enerji denklemi, Libya’da kurulan askeri ve siyasi denge, Filistin meselesinde sergilenen net ve tavizsiz duruş; Türkiye’nin “bekle ve tepki ver” dönemini kapattığını açık biçimde ortaya koyuyor. Devlet aklı şunu bilir: Sahada olmayan, masada belirleyici olamaz.
Afrika’da izlenen politika ise Türkiye’nin klasik güç gösterisi anlayışından bilinçli biçimde ayrıldığını gösteriyor. Türkiye, Somali’de okullar, hastaneler, su kuyuları ve tarım destek projeleri, Afrika Boynuzunda sağlık kampları ve insani yardım programları, Senegal, Moritanya ve Çad’da ekonomi, enerji ve altyapı yatırımları, ayrıca bölgede askeri eğitim, polis ve güvenlik güçlerinin kapasite artırımı sağlıyor. Bu yaklaşım, kısa vadeli kazanımların değil uzun vadeli güvenin peşinde olan bir devlet refleksidir. Türkiye Afrika’da korkulan değil, görüşüne başvurulan bir aktöre dönüşmektedir. Kalıcı etki, baskıyla değil güvenle kurulur.
Avrupa ile ilişkilerde ise Ankara’nın tavrı ne kopuş ne de teslimiyettir. Göç yönetimi, enerji güvenliği ve savunma mimarisi gibi başlıklarda Türkiye, Avrupa’nın kendisine olan ihtiyacını soğukkanlı bir stratejik kaldıraç olarak değerlendirmektedir. Bu tercih duygusal değil, tamamen rasyonel bir devlet aklı tercihidir. Avrupa’nın güvenlik ve istikrar denklemi Türkiye olmadan tamamlanamamaktadır. Türkiye ’siz Avrupa güvenliği bir varsayımdır; bir gerçeklik değildir. Türkiye ayrıca Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde sağlık iş birliği, üniversite bursları ve girişimcilik programları ile diplomatik ve ekonomik etkisini artırıyor.
Orta Asya, Türk dünyası, Asya-Pasifik ve Latin Amerika açılımları ise Türkiye’nin küresel düzlemde tek bir cepheye sıkışmadığını açıkça göstermektedir. Kazakistan ve Özbekistan’da üniversite ve teknik eğitim iş birlikleri, hastane ve sağlık altyapısı projeleri, ticari yatırımlar ve enerji ortaklıkları, Azerbaycan’da savunma sanayii, lojistik destek ve afet yönetimi iş birliği, Pakistan ve Endonezya’da eğitim bursları, sağlık kampları ve tarım destek programları, Latin Amerika’da ise Brezilya, Arjantin ve Şili’de ticari iş birliği, Türk okulları ve insani yardım projeleri Türkiye’nin çok yönlü etkisini somutlaştırmaktadır. Enerji hatları, ulaştırma koridorları, savunma iş birlikleri ve artan diplomatik temsil; Türkiye’nin çok yönlü manevra kabiliyetinin göstergesidir. Devlet aklı alternatif üretir; tek seçeneğe mahkûm olmaz.
Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” çıkışı ise yalnızca ahlaki bir itiraz değil, mevcut küresel sistemin adaletsiz yapısına yöneltilmiş stratejik bir meydan okumadır. Bu söylemle Türkiye, mazlum milletlerin sesi olurken aynı zamanda yeni bir küresel meşruiyet alanı da inşa etmektedir. Gücü yalnızca baskı unsuru olarak değil, adaletle birlikte anlamlandıran bu yaklaşım, Türkiye’yi klasik güç merkezlerinden ayıran temel farklardan biridir. Vicdan, doğru kullanıldığında en güçlü stratejik enstrümana dönüşür.
Bugün Türkiye, yeni dünya düzenini uzaktan izleyen bir ülke değildir. Sahada askeri kapasitesiyle, masada diplomatik ağırlığıyla, kriz anlarında insani refleksiyle ve uzun vadede stratejik aklıyla hareket eden bir devlettir. Bu yürüyüş ani çıkışların değil; ölçülü sertliğin, sessiz kararlılığın ve çok boyutlu devlet reflekslerinin yürüyüşüdür. Türkiye ne küresel güçlerin gölgesinde kalmayı ne de kontrolsüz maceraları tercih etmektedir. Bunun yerine kapasitesini bilen, riskleri hesaplayan ve zamanı geldiğinde hamle yapan bir çizgide ilerlemektedir.
Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri soruluyorsa, cevap nettir: Türkiye masada da vardır, sahada da. Ve artık oyunun dışına itilemeyecek kadar merkezîdir. Bu, yalnızca bugünün değil, gelecek on yılların da stratejik iddiasıdır.
Çünkü tarih şunu tekrar tekrar göstermiştir:
Milletler niyetleriyle değil, iradeleriyle; sözleriyle değil, durdukları yerle hatırlanır.
Anadolu’yu vatan yapan, Çanakkale’de dünya düzenine kafa tutan ecdadın mirasını taşıyan Türkiye, artık durduğu yerden güç üreten, bulunduğu yeri merkeze dönüştüren bir ülkedir — ve dünyaya mesajı nettir:
“Türkiye sahadaysa, mazlumların sesi vardır, adalet masada ve dünya dengededir.”