Eskiden insanların ömrü 30–40 yılmış.
(Ne güzel işte.)
Adam 38’de gidiyor. Çevresi üzülüyor. Biz de bakıp diyoruz ki:
“Ah ah ne kadar da kısa ömürleri varmış…”
Kısa mı?
Belki adam zirvede bırakıyordu. Rock yıldızı gibi.
Sonra ne oldu?
Bilim geldi. Teknoloji geldi. Haplar, aşılar, check-up’lar, “detoks suyu ama içinde aslında salatalık var” devri başladı. Ömür uzadı. 70, 80, 90… Şimdi 120’ye göz dikmişiz.
Yahu iyi misiniz siz?
Uzun yaşayıp ne yapacağız?
Hayat sanki Maldivler tatil köyü de “biraz daha kalalım ya” diyoruz.
Doğuyorsun.
Daha doğduğun an bir darbe yiyorsun. Doktor popona şaplak atıyor. Hayatın ilk mesajı:
“Hoş geldin, kendine gel.”
Sonra çocukluk…
Belki hüsran, belki harçlık mücadelesi, belki “komşunun çocuğu 3 dil biliyor” travması.
Neyse diyorsun, büyüyorsun. İşler yoluna giriyor gibi oluyor.
Tam “oh be” diyorsun…
Hayat arkadan omzuna dokunuyor:
“Bir dakika kardeşim, fazla rahatladın.”
Ya da tam tersi.
Pamuklara sarılmış bir çocukluk, şahane bir gençlik…
Sonra yaşlılıkta hayat sana bir tokat yapıştırıyor.
Bakıyorsun, hafıza 2 GB, güncelleme gelmiyor.
“Bu da nereden çıktı?” diye kalıyorsun ortada.
Al işte kardeşim. Bu mu güzel?
Şimdi diyorlar ki:
“İnsan ömrünü 150 yıla çıkarabiliriz.”
Hayat bir organizasyon.
Girişte tokat, çıkışta hesap.
Arada da “kampanya var, stres %30 indirimli.”
Şimdi biz bu organizasyonu 150 yıla mı çıkaracağız?
Ne yapacağız 150 yıl?
90’da torun sevmek tamam da 130’da torunun torununun üniversite tercihine mi karışacağız?
“Evladım ben 2098 müfredatını da görmüştüm, o bölüm iş yapmaz…”
Açık konuşmak gerekirse uzun yaşamak istememek değil mesele.
Ama kalite yoksa süre ne işe yarar?
Hayatın sinema versiyonu 90 dakika.
Biz Blu-ray, yönetmen yorumu, silinen sahneler, bonus içerik istiyoruz. Film zaten ağır dram. Bir de uzatıyorsun.
3 saatlik sıkıcı bir film mi istersin,
yoksa 90 dakikalık şaheser mi?
Yani mesele ömrün uzunluğu değil,
o ömrün içinde kaç kez gerçekten “yaşıyorum” diyebildiğin.
Çünkü bazı insanlar 35’te yaşıyor,
bazıları 95’te hâlâ sıra bekliyor.
Ama tabii, bunu söyleyince bilim insanları kızıyor.
“Biz burada DNA ile oynuyoruz sen stand-up yapıyorsun” diyorlar.
Haklılar.
Ama ben de şunu soruyorum:
Ömrü uzatıyoruz da,
acaba sabrı, neşeyi, huzuru da güncelliyor muyuz?
Yoksa sadece takvim yapraklarını mı çoğaltıyoruz?
İşte mesele kaç yıl yaşadığın değil,
kaç yıl “yaşadım be!” diyebildiğin.
Gerisi…
Uzun fragman. Film kısa.
Ama madem fragmandayız,
bari patlamış mısırı kendimiz seçelim.
Madem girişte tokat yedik, çıkışta da faturayı ödeyeceğiz, arada en azından bir kaç sahnede kahkaha atalım.
Bilim insanları ömrü uzatsın.
Biz de günü uzatalım, çayı uzatalım, muhabbeti uzatalım.
Bir “iyi ki”yi uzatalım.
Neyse ya tamam.
Ben yine de size bol kahkahalı, az faturali,
hafızası minimum 16 GB’lık UZUN VE MÜMKÜNSE KALİTELİ bir hayat dilerim.
Ama bak…
Kaliteyi siz ayarlayın.
Fragmanı ben seslendiririm.