Turk Time
DOLAR
49,9422 ▲ %0.07
EURO
55,7635 ▼ %-0.26
ALTIN
6222,8960 ▼ %-3.56
BIST-100
10759,56 ▼ %-3.64
PETROL
111,8000 ▲ %0.56
BONO
39,6700 ▲ %0.43
ISTANBUL
BUGÜN
15/20°
ISTANBUL
YARIN
14/20°

Darbe mekaniğini harekete geçirmek isteyen kuluçkadaki Talat Aydemirler mi var?

En kötü siyaset, en iyi darbeden daha iyidir. Çünkü kötü siyaset sandıkta değiştirilebilir. Darbe ise sandığı, iradeyi ve çoğu zaman geleceği ortadan kaldırır.

Tarihte askerî darbelerle kalıcı huzura, demokrasiye ve refaha kavuşmuş bir ülke göstermek mümkün değildir. Darbelerin geride bıraktığı enkaz, çoğu zaman devirdikleri iktidarlardan çok daha ağır olmuştur.

Türkiye bu gerçeği kitaplardan öğrenmedi.
Yaşadı...
27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ı ve 15 Temmuz'u yaşadı.
Her birinin ayrı acısı, ayrı utancı, ayrı toplumsal faturası var.

George Santayana'nın meşhur sözüyle, “Geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrarlamaya mahkûmdur.”
Peki, geçmişten ders almayacaksak geride kalan acıların ne anlamı var?

DARBENİN ÖNCE ZİHNİ, SONRA ZEMİNİ HAZIRLANIR

Darbe mekaniğinin işlemesi için 
önce toplumun psikolojik direncinin kırılması, ardından sokağın yönetilemez hâle geldiği algısının yerleşmesi gerekir.
Sonra?
Darbeye niyetli askerî unsurlar ve onlara destek sağlayabilecek çevreler...
Yani psikolojik kabul, fiziki şartlar ve örgütlü irade.
Bu üç unsurun aynı anda ya da kısa aralıklarla oluşması, darbe mekaniğinin temel şartları arasında değil midir? 

Peki, Türkiye'de bugün durum ne?
Edindiğim izlenim, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst yönetim kademesinde darbe düşüncesinin hiç karşılık bulmadığı yönünde.

Tam tersine, böyle bir niyetin herhangi bir yerde filizlenip filizlenmediğine ilişkin dikkatli bir yaklaşımın bulunduğunu da söyleyebilirim.

Ama tarihin öğrettiği bir gerçek var:
Tehlike her zaman göründüğü yerden gelmez.

Az sayıda da olsa, yüksek rütbelerde bulunmasalar da geçmişin karanlık yapılanmalarını farklı kimliklerle sürdürme ihtimali taşıyan kuluçka unsurlara ilişkin kuşkulara dikkatle bakılmalı.

Talat Aydemir olayı unutulmamalı.

(*Talat Aydemir, Genelkurmay Başkanı veya kuvvet komutanı olmamasına rağmen, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde iki ayrı askerî darbe girişimine öncülük eden kurmay albaydır. Her iki girişim de başarısızlıkla sonuçlanmış, Aydemir ikinci girişimin ardından yargılanarak idam edilmiştir.) 

Bunun altını özellikle çiziyorum:
Bunlar doğrulanmış bir darbe hazırlığının varlığı anlamına gelmiyor. Ancak güvenlik kurumlarının ihtimalleri daha ciddiye alması anlamlı bir refleks olur.
Elbette şüphe, delilin yerine geçmemeli ama ihtiyatı da ortadan kaldırmamalı.

ASIL TEHLİKE: BÜYÜK PROVOKASYON

Darbe mekaniğini harekete geçirmek isteyen bir yapı varsa, ihtiyaç duyacağı en önemli şey büyük bir toplumsal kırılmadır.
Öyle sıradan bir tartışma değil.
Toplumun sinir uçlarına dokunacak, milyonlarca insanı aynı anda öfkelendirecek, aklın önüne duyguları geçirecek bir provokasyon.
Düşünün...
Türk bayrağını yırtan bir provokatörün görüntüleri sosyal medyaya servis edilirse...

Ya da Türk veya Kürt bir vatandaşın cinsel saldırıya uğradığı iddiasıyla, sahte görüntüler dolaşıma sokulursa...

Ardından organize hesaplar, kışkırtıcı mesajlar, sokak çağrıları...
Birileri öfkeyi büyütür.
Birileri karşı öfkeyi örgütlerse..
Birileri de ortaya çıkan kaosu siyasi ve toplumsal bir kırılmaya dönüştürmeye çalışırsa...

Elbette devlet dinamiği ve vatandaş geçit vernez ama Allah korusun toplumsal riskimiz büyük olur.

Türkiye'nin toplumsal hassasiyetleri düşünüldüğünde, bu tür provokasyon ihtimallerinin neden ciddiye alınması gerektiğini anlatıyorum.
Çünkü bazen bir ülkeyi karıştırmak için büyük bir orduya değil, büyük bir yalana ihtiyaç duyulur. Ve yalan içinden geçtiğimiz yüzyılda doğrudan daha etkili kullanılıyor.

SİS BOMBASI VE BEYİN SİSİ

İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bir sis bombası düşünün.
Görüş mesafesini düşürür.
İnsanlar önlerini göremez.
Yönlerini kaybeder.

Kimin nerede durduğunu, tehlikenin hangi taraftan geldiğini anlayamaz.
Toplumsal provokasyonların da benzer bir etkisi vardır.
Önce gerçeklerin üzeri örtülür.
Sonra insanların birbirini anlaması engellenir.
Ardından korku, öfke ve güvensizlik büyütülür.
Fiziki sis bombası görüşü engeller.
Beyin sisi ise muhakemeyi.

İşte bu yüzden asıl büyük vuruş, bazen meydanlarda patlayan sis bombasından değil, milyonlarca insanın zihnine yayılan beyin sisinden gelir.

Hannah Arendt'in düşünce dünyasının bize hatırlattığı önemli bir gerçek var: İnsanların gerçeklikle bağının zayıflaması, onları manipülasyona karşı daha savunmasız hâle getirir.

Bir toplum düşünme yeteneği zayıflığında, başkalarının hazırladığı senaryolarda farkında olmadan rol almaya başlayabilir.

TÜRKİYE'NİN İHTİYACI OLAN

Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey yeni korkular değil, eski acılardan çıkarılmış yeni derslerdir.
Siyaset eleştirilebilir.
İktidar değişebilir.
Muhalefet güçlenebilir.
Devletin kurumları sorgulanabilir.
Bunların tamamı demokratik hayatın doğal parçalarıdır.
Ancak hiçbir siyasi anlaşmazlık, askerî müdahaleyi meşrulaştırmaz.
Hiçbir toplumsal öfke, millet iradesinin üzerine çıkamaz.
Ve hiçbir provokasyon, bu ülkenin bir kez daha karanlık bir döneme sürüklenmesine gerekçe yapılamaz.
Bu tür provokasyonlara karşı çelikten bir duvar gibi durmalıyız.

Devletin görevi ihtimalleri ciddiyetle değerlendirmek, hukukun görevi suçla şüpheyi ayırmak, siyasetin görevi toplumsal gerilimi azaltmak, gazetecinin görevi ise sisin arkasındaki gerçeği aramaktır.

Son söz...
Darbeler yalnızca tanklar sokağa çıktığında başlamaz. 
Bazen önce akıl sokaktan çekilir.

Bu yüzden mesele sadece darbeye karşı olmak değil, darbeyi mümkün kılabilecek psikolojik ve toplumsal şartların oluşmasına da izin vermemektir.
Ve unutmayalım:
Bir ülkenin üzerine atılan en tehlikeli sis bombası, milletin aklına atılandır.

Şüphe her zaman korkunun değil, bazen aklın uyanık olduğunun işaretidir.
Tehlikeyi görmek başka, tehlikeden korkmak başkadır.

Devlet aklı, birincisini sorumluluk, ikincisini zaaf saymalı.
Çünkü tehlikeyi önceden görmek feraset, gerçekleşmeden önlemek devlet aklıdır.

Elbette Allah korusun ama Allah inananlara Yunus 100'de “Allah, akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır.” diye ikaz eder. 
İnsanın dikkatinden kaçar diye de 49 ayette akıla vurgu vardır.

Akıl nimettir.
Her nimet hürmet ister.
Hürmet görmeyen nimet gider! 

VELHASIL: "Hasmının gelmeyeceğine değil, onu karşılamaya hazır olduğuna güven.” - Sun Tzu