BİR KARE FOTOĞRAF, BİN SÖZDEN DAHA GÜÇLÜ KONUŞUR!
Tarihi yalnızca tarihçiler yazmaz.
Gazeteciler de tarihe tanıklık eder; kalemiyle, objektifiyle, gördüklerini kayda geçirerek geçmişe ışık tutarlar.
Bahçeler vardır…
Mor sümbüllerle, güllerle, güzelliklerle süslüdür. Ancak o bahçelerin bir de arka tarafı vardır. Bir kapının aralığından baktığınızda, hiç tahmin edemeyeceğiniz hikâyeler, acılar, sevinçler ve dramlarla karşılaşabilirsiniz.
Çünkü söz uçar, yazı kalır. Yazının unutulduğu yerde ise fotoğraflar konuşur.
Evet… Fotoğraflar yalan söylemez.
Ne yaşandıysa, ne görüldüyse onu olduğu gibi kaydeder...
Fotoğrafın dili yoktur ama yine de insanı konuşturur, düşündürür, sorgulatır ve baktırır.
Bazen tek bir fotoğraf, sayfalarca yazının anlatamadığını anlatır. Bir bakış, bir yüz ifadesi, bir sokak, bir ev, bir bahçe…
Hepsi geçmişten bugüne sessiz birer tanıktır.
Bu nedenle yalnızca bahçenin ön yüzüne değil, arka tarafına da bakmak gerekir...
Gerçeği objektif olarak görebilmek için görünenin ardındaki görünmeyeni de aramak gerekir.
Çünkü gülü görüp dikenine gözlerini kapatmak, yanılgıyı büyütür. Öte yandan yalnızca dikene takılıp kalmak da gülün güzelliğini yok etmez. Gerçek, ikisini birden görebilmektir.
Biyografi, öykü, röportaj, belge, fotoğraf ve belgesel… Her biri yaşanmışlığın farklı bir yüzünü geleceğe taşır.
Sözün kısası; fotoğraflar ve belgesel filmler, geçmişin hafızasına ayrı bir tat katar...
Adeta geçmişten bugüne seslenerek,
“Beni unutursanız, ben yine buradayım.” der.
Kitaplar ve belgeler; unutulanların, unutanların ilacıdır.
Asıl mesele, yaşanmışlıkları değiştirmeden, çarpıtmadan ve eksiltmeden gelecek kuşakların gözleri önüne serebilmektir.
Çünkü geçmiş, yalnızca anlatılmakla değil; belgelenmekle, fotoğraflanmakla ve gerçeği olduğu gibi göstermekle yaşar.
Gazeteciler de tarihe tanıklık eder; kalemiyle, objektifiyle, gördüklerini kayda geçirerek geçmişe ışık tutarlar.
Bahçeler vardır…
Mor sümbüllerle, güllerle, güzelliklerle süslüdür. Ancak o bahçelerin bir de arka tarafı vardır. Bir kapının aralığından baktığınızda, hiç tahmin edemeyeceğiniz hikâyeler, acılar, sevinçler ve dramlarla karşılaşabilirsiniz.
Çünkü söz uçar, yazı kalır. Yazının unutulduğu yerde ise fotoğraflar konuşur.
Evet… Fotoğraflar yalan söylemez.
Ne yaşandıysa, ne görüldüyse onu olduğu gibi kaydeder...
Fotoğrafın dili yoktur ama yine de insanı konuşturur, düşündürür, sorgulatır ve baktırır.
Bazen tek bir fotoğraf, sayfalarca yazının anlatamadığını anlatır. Bir bakış, bir yüz ifadesi, bir sokak, bir ev, bir bahçe…
Hepsi geçmişten bugüne sessiz birer tanıktır.
Bu nedenle yalnızca bahçenin ön yüzüne değil, arka tarafına da bakmak gerekir...
Gerçeği objektif olarak görebilmek için görünenin ardındaki görünmeyeni de aramak gerekir.
Çünkü gülü görüp dikenine gözlerini kapatmak, yanılgıyı büyütür. Öte yandan yalnızca dikene takılıp kalmak da gülün güzelliğini yok etmez. Gerçek, ikisini birden görebilmektir.
Biyografi, öykü, röportaj, belge, fotoğraf ve belgesel… Her biri yaşanmışlığın farklı bir yüzünü geleceğe taşır.
Sözün kısası; fotoğraflar ve belgesel filmler, geçmişin hafızasına ayrı bir tat katar...
Adeta geçmişten bugüne seslenerek,
“Beni unutursanız, ben yine buradayım.” der.
Kitaplar ve belgeler; unutulanların, unutanların ilacıdır.
Asıl mesele, yaşanmışlıkları değiştirmeden, çarpıtmadan ve eksiltmeden gelecek kuşakların gözleri önüne serebilmektir.
Çünkü geçmiş, yalnızca anlatılmakla değil; belgelenmekle, fotoğraflanmakla ve gerçeği olduğu gibi göstermekle yaşar.
Ve bazen…
Bir fotoğraf, bin sözden daha güçlü konuşur.

