Diyarbakır’ın Çınar ovasında yükselen Zerzevan Kalesi, masum bir arkeolojik alan değildir. Sabahın ilk ışıklarında, sisin ardında beliren surlarıyla bir “yer” değil, bir “hâl”dir. Kalenin taşları, güneşin altında ısınırken bile soğuk bir hikâye anlatır; sanki geçmiş, burada biriktirilmiş ve zamana bırakılmıştır. Bu kaleye bakan, yalnızca bir haritaya bakmaz; bir tarihin, bir hesabın, bir sırların izine bakar. Zerzevan’ın gölgesinde, binlerce yıl boyunca söylenmiş ama hiç kayda geçmemiş sözler vardır. Türkiye’nin güneydoğusunda, tarih boyunca imparatorlukların gözünü diktiği bir hatta konumlanması tesadüf değildir. Zerzevan’a bakan yalnızca geçmişe bakmaz; bu ülkenin neden sürekli hesap yapılan, anlam yüklenen ve sınanan bir coğrafya olduğuna da bakar. Burası bir manzara değil, bir mesajdır. Asıl mesele, bu mesajı gerçekten duyup duymadığımızdır.
Zerzevan’ın tarihçesi nettir: Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırında, Perslere karşı kurulmuş bir askeri üs, bir gözetleme ve kontrol noktası. Yaklaşık bin yılı aşkın süre boyunca bu kale, yalnızca asker barındırmamış; bir zihniyetin, bir düzen anlayışının bekçiliğini yapmıştır. Yüksek surlar ve gözetleme kuleleri, bize şunu sorar: Sınır yalnızca dışarıyı mı korur, yoksa içeriyi de mi şekillendirir?
Cevap açıktır: Sınır, her zaman içeriyi şekillendirir. Zerzevan, Anadolu’da güvenliğin aynı zamanda bir kimlik inşası olduğunu gösterir.
Kalede bulunan devasa su sarnıçları ve yeraltı altyapısı, Zerzevan’ın geçici bir yapı olmadığını açıkça gösterir. Bu, uzun vadeli bir varlık iddiasıdır. Su burada yalnızca yaşam değil, dirençtir. Bu taşlar aslında şunu der: Güç, günü kurtararak değil, zamanı planlayarak kurulur. Peki biz bu planlama aklını yalnızca seyrediyor muyuz, yoksa ondan ders çıkarıyor muyuz?
Türkiye açısından cevap nettir: Ders alınmaya başlanmıştır, ancak hâlâ yeterli değildir. Zerzevan’ın asıl öğretisi, stratejik sabırdır.
Zerzevan’ı asıl çarpıcı kılan yeraltıdır. Mithras tapınağı, bu kaleyi askeri bir yapıdan ideolojik bir merkeze dönüştürür. Mithras inancı; sadakat, yemin, hiyerarşi ve seçilmişlik üzerine kuruludur. Işık vardır ama herkese gösterilmez. Bilgi vardır ama herkes erişemez. Tapınağın yeraltında olması saklanmak için değil; ayırmak içindir. Bu taşlar aslında şunu sorar: Güç neden hep gizli mekânlarda inşa edilir ve biz bu gizliliği nasıl okuruz?
Cevap şudur: Çünkü güç, meşruiyetini kalabalıktan değil, kontrol edilen bilgiden alır. Zerzevan, bu gerçeği açıkça gösterir.
Bugün Mithras tapınağına yönelik ilgi yalnızca akademik değildir. Açık ya da örtük ziyaretler, sessiz duruşlar, uzun bakışlar tesadüf değildir. İnsanlar burada geçmişi değil, kendilerine şu soruyu sorar: Bu düzen hâlâ sürüyor mu?
Cevap rahatsız edicidir: Evet, biçim değiştirerek sürüyor. Ritüeller yok ama seçilmişlik fikri hâlâ hayatta.
Ve belki de daha rahatsız edici olanı şudur: Biz bu düzenin neresindeyiz?
Cevap daha da serttir: Okuyabilenler tarafında mıyız, yoksa yalnızca izleyenler mi olacağız; bu hâlâ bizim tercihimizdir.
Zerzevan’da yeraltı kilisesinin varlığı, inançların değiştiğini ama güç merkezlerinin değişmediğini gösterir. Paganizmden Hristiyanlığa geçiş, aynı taşların altında yaşanmıştır. Bu da Anadolu’nun neden her çağda dönüştürülmek istendiğini açık eder. Türkiye bugün farklı ideolojik ve kültürel baskılarla karşı karşıyaysa, bu tesadüf değil; bu taşların anlattığı tarihsel sürekliliktir.
Buradaki cevap nettir: Türkiye’nin sorunu dış baskılar değil, bu baskıların tarihsel dilini yeterince erken okuyamamasıdır.
Masonlar ve Tapınakçılar burada bir “gizem” başlığı değil, bir zihniyet devamlılığı olarak okunmalıdır. Bilgiyi seçerek aktaran, sembollerle konuşan, sınav ve sadakat üzerinden ilerleyen her yapı için Zerzevan tanıdık bir dildir. Asıl soru şudur: Biz bu dili çözüyor muyuz, yoksa yalnızca egzotik bulup geçiyor muyuz?
Cevap acıdır: Uzun süre egzotik bulduk. Şimdi çözmeye başlıyoruz.
Zerzevan’ın yüzyıllar sonra sessizce terk edilmesi bir yıkım değil, bilinçli bir suskunluktur. Taşlar yıkılmamış, bırakılmıştır. Hafıza yerinde durmaktadır. Bugün burayı yalnızca gezilecek bir ören yeri olarak görmek, bu suskunluğu yanlış okumaktır.
Doğru okuma şudur: Zerzevan sergilenmek için değil, anlaşılmak için vardır.
Ve artık soruyu kaçmadan sormak gerekir:
Türkiye, Zerzevan’ın çığlık sesini gerçekten duyabiliyor mu?
Cevap yarım yamalıdır: Duymaya başlamıştır ama hâlâ tam anlamıyla kulak vermemektedir.
Bu taşlar aslında ne diyor ve biz ne yapıyoruz?
Taşlar, “güç sabır ister hafıza ister bilinç ister” diyor; biz ise çoğu zaman acele ediyoruz.
Belki de asıl mesele şudur: Zerzevan’ı yalnızca fotoğraflanan bir tarih mi sanıyoruz, yoksa onun anlattığı sınır, güç, inanç ve hafıza derslerini okuyabiliyor muyuz?
Okuyabildiğimiz gün, Zerzevan gerçek anlamını bulacaktır.
Zerzevan’ı bu gerçekliğiyle okumak, anlamak ve korumak; Türkiye’nin yalnızca geçmişine değil, geleceğine de sahip çıkması demektir. Çünkü taşlar susmaz; biz duymamayı seçeriz.
Oysa yapmamız gereken tek şey; bizimle konuşmaya çalışan bu taş yapıyı daha iyi dinlemek daha iyi anlamak daha iyi okumaktır.