KALEMMETRE – 1: SUSKUNLUK
Vicdan sustuğunda, çıkar konuşur.
Suskunluğun da bir bedeli vardır.
Bazıları kalem taşır… bazıları kalemlerine kalemmetre açar. Ve bazen bir ülkede en büyük kriz, kötülüğün varlığı değil; konuşması gerekenlerin sessizliğidir.
Bazıları kalem tutuyor ama yazmıyor. Bazıları konuşuyor ama hakikati söylemiyor. Bazıları ise toplumun önünde “gazeteci”, “akademisyen”, “yorumcu”, “uzman”, “kanaat önderi” sıfatları taşıyor ama mesele insan hayatına, vicdana, adalete ve toplumsal yaraya geldiğinde bir anda sessizliğe gömülüyor.
Bir çocuk, göz göre göre gelen ihmaller zincirinin sonunda hayatını kaybettiğinde neredesiniz? Sokakta yaşanan saldırılar, büyüyen güvenlik kaygısı ve toplumun tedirginliği artarken neden susuyorsunuz? Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, adalet beklentisi ve toplumsal çöküş hissi derinleşirken hangi cümlenizi saklıyorsunuz?
Uyuşturucu çocuk yaşlara kadar inerken… Gençlik umutsuzlukla mücadele ederken… Aile kurumu sessiz krizler yaşarken… Şiddet sıradanlaşırken… Vicdan yaralayan olaylar toplumun hafızasında iz bırakırken neden bazı kalemler mürekkep değil, suskunluk akıtıyor?
Bir çocuk ölür, susarlar. Bir anne ağlar, susarlar. Bir toplum yara alır, yine susarlar.
Neden bazı ekranlar saatlerce magazini konuşurken gerçek acılara dönmez? Neden bazı köşeler güçsüzün sesi olmak yerine güçlülerin rahatsız olmayacağı cümleleri seçer? Neden bazı unvanlar hakikati savunmak için değil, konforu korumak için kullanılır?
Çünkü bazıları gerçeği görmüyor değil… Bazıları gerçeği görüyor ama bedel ödemek istemiyor.
Makam kaybetmekten korkuyor. Ekranını kaybetmekten korkuyor. Köşesini kaybetmekten korkuyor. Fonunu kaybetmekten korkuyor. Davet listelerinden çıkarılmaktan korkuyor. Ayrıcalıklarını yitirmekten korkuyor. Telefonlarının eskisi kadar çalmamasından korkuyor.
Ve işte burada kalem ile kalemmetre arasındaki fark ortaya çıkıyor:
Kalem vicdanla yazar. Kalemmetre hesapla yazar.
Kalem hakikatin yanındadır. Kalemmetre menfaatin.
Kalem kimin rahatsız olacağına bakmaz. Kalemmetre önce etrafına bakar.
“Bunu söylersem kim alınır?” “Bunu yazarsam hangi kapılar kapanır?” “Bu çıkış bana ne kaybettirir?” “Bu sessizlik bana ne kazandırır?”
Ve sonra… susar.
Ama susmak da bir tercihtir. Ve her tercih bir sorumluluktur.
Çünkü suskunluk bazen tarafsızlık değil, konforun en pahalı biçimidir.
Oysa toplumun ihtiyacı süslü unvanlar değil; omurgalı duruştur. Diploma değil, vicdandır. Takipçi sayısı değil, hakikatin yanında durabilme cesaretidir.
Bugün susanlar şunu bilmeli: Tarih, makamını koruyanları değil; gerektiğinde bedel ödeyerek konuşanları hatırlar. Toplum, koltuğunu koruyanları değil; vicdanını koruyanları unutmaz.
Çünkü bir ülkede bazen en büyük kriz, kötülüğün varlığı değildir… İyiliğin sesi olması gerekenlerin sessizliğidir.
Ve unutulmamalı: Konforunu kaybetmekten korkanlar, bir gün toplumun güvenini tamamen kaybeder. Ama vicdanla konuşanlar, bedel ödeseler bile iz bırakır.
Sonunda ekranlar değişir. Makamlar değişir. Unvanlar değişir. İsimler değişir.
Ama bir şey değişmez: Kalemin fiyatı olabilir… ama vicdanın olmamalı.
Ve en sonunda… Vicdanın yazdığı hiçbir cümle kaybetmez.
Çünkü bazı gerçekler yazılmak için değil, susulmasın diye vardır.

