İsrail'in Yeni Terörist Başı Kim Olacak?
Sandıktan Çıkan Kasaplar ve Değişmeyen Siyonist Vahşet Döngüsü
Dünya kamuoyu ne zaman İsrail’de bir erken seçim, koalisyon krizi ya da liderlik değişimi görse, ana akım medya organlarında hemen bir "ılımlılaşma" veya "değişim" masalı vizyona sokulur. Oysa Orta Doğu’nun kalbine saplanmış bir hançer gibi duran siyonist rejim için seçimler, demokratik bir yönetim belirleme aracı değildir. Aksine bu seçimler, Filistin halkına yönelik etnik temizlik, soygun ve soykırım politikalarını kaldığı yerden kimin daha vahşice yürüteceğini tescilleme yarışıdır. İsimlerin değişmesi, rejimin mayasındaki vahşeti asla değiştirmez. Kurucu lider David Ben-Gurion’dan Beyrut Kasabı Ariel Şaron’a, dünün "barış elçisi" maskeli katillerinden bugünün Benjamin Netanyahu’suna kadar uzanan silsile, siyonizm hastalığının sandığa yansıyan kirli aynasından ibarettir.
Netanyahu’nun Kanlı Mirası: Yolsuzluk ve İnsan Kasaplığı
Benjamin Netanyahu, İsrail tarihinin en uzun süre koltukta kalan başbakanı unvanını taşırken, arkasında modern yüzyılın en büyük yıkım harabelerini bıraktı. 2008’deki Dökme Kurşun ve 2014’teki Koruyucu Hat operasyonlarıyla Gazze’yi adeta bir laboratuvar gibi bombalayan Netanyahu, başlattığı soykırım süreciyle "insan kasaplığı" tanımını yeni bir boyuta taşıdı. Çocukları, kadınları, hastaneleri ve mülteci kamplarını doğrudan hedef alan bu vahşet, Batı Şeria’da Filistinlilerin evlerine çöken yasa dışı yerleşimci çetelerinin, yani organize devlet soygununun agresif şekilde genişletilmesiyle desteklendi.
Netanyahu’nun portresi sadece uluslararası suçlarla da sınırlı değildir. O, aynı zamanda bizzat kendi kurduğu sistemin içinde tescilli bir yolsuzluk sanığıdır. İsrail iç mahkemelerinde devam eden Dosya 1000, Dosya 2000 ve Dosya 4000 davalarında iş insanlarından lüks hediyeler alma, medya patronuyla çıkar iş birliği yapma ve telekomünikasyon devi lehine yasal kıyak sağlama suçlarından yargılanmaktadır. Kendi paçasını iç hukuktan kurtarmak adına ülkeyi radikal faşistlerin eline teslim eden bir figür, bugün uluslararası hukukun da en büyük sanığı durumundadır.
Bir Nesli Yok Etmek: Çocuk Katliamlarının Korkunç Bilançosu
Siyonist vahşetin en somut ve kan dondurucu yüzü, doğrudan bir halkın geleceğini, yani çocukları hedef almasıdır. Birleşmiş Milletler raporları ve uluslararası bağımsız kuruluşların verileri, bu kurumsal kasaplığın ulaştığı dehşet verici boyutları gözler önüne sermektedir. Gazze'de yürütülen sistemli soykırım sürecinde bugüne kadar 21 binden fazla çocuk katledilmiştir. Bu, toplam can kaybının yüzde otuzundan fazlasına tekabül etmektedir.
Bu katliam rastgele bombalamaların ötesindedir. Adli tıp raporları, insansız hava araçları ve keskin nişancı tüfekleri ile çocukların doğrudan hedef alınarak vurulduğunu kanıtlamaktadır. Gazze'de katledilen bebeklerden bini aşkını henüz bir yaşını bile doldurmamış, yüzlercesi ise bu savaşın içinde doğup hiç büyüyemeden öldürülmüştür. Enkaz altında kalan, uzuvlarını kaybeden, anestezi olmadan ameliyat edilmek zorunda kalan on binlerce çocuğun trajedisi, siyonizmin seçim meydanlarında tescillediği "başarı" kriteridir.
Dahiya Doktrini ve Değişmeyen Vahşet Maskeleri
İsrail’in sandık tiyatrosunda Netanyahu'nun karşısına dikilen ve ana akım medyanın bir "kurtarıcı" gibi pazarladığı muhalefet lideri Gadi Eisenkot, aslında bu katliam mekanizmasının entelektüel hücrelerinden biridir. Bugün barış ve istikrar söylemleriyle sahne alan Eisenkot, askeri altyapıların tamamen yok edilmesini ve sivillerin kasıtlı olarak hedef alınmasını öngören korkunç Dahiya Doktrini'nin baş mimarıdır. 2006 Lübnan Savaşı sırasında Beyrut’un güneyindeki Dahiya mahallesini iki bin tonluk bombalarla yerle bir eden bu zihniyet, "Bir köyden İsrail'e ateş açılırsa, orayı askeri üs kabul eder ve orantısız güçle haritadan sileriz" diyerek kolektif cezalandırmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Dolayısıyla bugün Netanyahu'ya meydan okuyan Eisenkot'un ajandası, Gazze'de uygulanan modern soykırım stratejisinin teorik temelinden başka bir şey değildir.
Seçim yarışının diğer aktörleri de bu kanlı mirasın tescilli ortaklarıdır. Görevden alınan ve Filistinlileri aşağılayan ırkçı ifadeleriyle bilinen eski Savunma Bakanı Yoav Gallant, Gazze'yi tam abluka altına alıp sivilleri açlığa mahkum eden kararların altında imzası bulunan bir diğer figürdür. Netanyahu'nun Likud partisinin karşısında merkez sağ maskesiyle duran Benny Gantz veya aşırı sağın marjinal isimleri Avigdor Lieberman ve Naftali Bennett da geçmişteki askeri operasyonlarda binlerce Filistinlinin kanına girmiş ortak faillerdir. İsrail'in kirli seçim tarihi; faşizmin ve katliamların sandıkta her zaman ödüllendirildiğini, Sabra ve Şatila katliamının sorumlusu Ariel Şaron'un 2001'de başbakan yapılarak nasıl ödüllendirildiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Sandıktan kim çıkarsa çıksın, gelen yeni lider devlet terörünün sadece yeni bir icracısı olmaktadır.
Çürüyen Rejim: İç Kaos ve Toplumsal Bölünme
Dışarıya karşı soykırım siyasetinde tek vücut gibi görünen siyonist rejim, aslında içeride tarihinin en büyük çürüme ve kaos sürecini yaşamaktadır. Seçim sandıklarının havada uçuştuğu, koalisyonların kurulup yıkıldığı bu dönem, rejimin derin bir toplumsal ve ekonomik çöküş sarmalına girdiğinin kanıtıdır. Kudüs ve Tel Aviv sokaklarını dolduran yüz binlerce protestocu, Netanyahu iktidarının faşizan yargı reformlarına ve yozlaşmış yönetim biçimine karşı isyan bayrağını açmıştır. İktidar adayları içerideki bu kaosu ve çürümeyi gizlemek için Filistinlilerin kanı üzerinden milliyetçilik yarışı yaparak sandıktan çıkmaya çalışmaktadır.
Suç Ortakları: Vahşeti Fonlayan Batı ve Almanya Paradoksu
İsrail'in bu katliamları tek başına yapmadığı, küresel bir suç şebekesi tarafından askeri ve siyasi olarak beslendiği açıktır. Bu şebekenin en büyük yürütücüsü Amerika Birleşik Devletleri iken, onun hemen ardındaki en büyük suç ortağı ise tarihsel suçluluk psikolojisini Filistin halkına fatura etmeye çalışan Almanya'dır. Almanya, İsrail'in askeri ithalatının yaklaşık yüzde otuzunu tek başına karşılamakta, hava savunma bileşenlerinden tonluk mühimmatlara kadar katliam silahlarını kesintisiz şekilde tedarik etmektedir. Nikaragua, Almanya'nın İsrail'e askeri teçhizat sağlayarak ve Filistinlilere yönelik insani yardım fonlarını keserek 1948 Soykırım Sözleşmesi'ni ihlal ettiği ve soykırımı kolaylaştırdığı gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanında Berlin aleyhine tarihi bir dava açmıştır. Almanya, kendi içindeki utanç verici geçmişi örtbas etmek adına İsrail'in güvenliğini devlet ilkesi olarak ilan ederken, Gazze'deki çocuk katliamlarının en büyük lojistik ve finansör ortağı haline gelmiştir.
Uluslararası Hukukun Tescillediği Suçlar ve Tarihi Kararlar
İsrail’in cezasızlık zırhı, küresel vicdanın ve hukukun direnişiyle tarihi çatlaklar almaktadır. Bu suçluluk durumu hem küresel mahkemelerde hem de ülkelerin kendi iç hukuk sistemlerinde tescillenmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle resmi yakalama kararları çıkarmıştır. Mahkeme; sivilleri kasten aç bırakmayı bir savaş yöntemi olarak kullanmak, cinayet, zulüm ve diğer insanlık dışı eylemleri gerekçe göstererek bu liderlerin uluslararası alanda tescilli birer suçlu olduğunu ilan etmiştir. Bu karar, Roma Statüsü’ne taraf yüz yirmiden fazla ülkede bu isimlerin görüldükleri yerde tutuklanması zorunluluğunu doğurmuştur. Aynı şekilde Uluslararası Adalet Divanında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başvurusuyla açılan davada mahkeme, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin Soykırım Sözleşmesi kapsamında değerlendirilebileceğine dair makul şüpheler bulmuş ve askeri operasyonların durdurulması yönünde ihtiyati tedbir kararları almıştır.
Uluslararası mekanizmaların diplomatik baskılarla tıkanmaya çalışıldığı dönemlerde ise bazı ülkelerin iç mahkemeleri Evrensel Yargı Yetkisi ilkesini kullanarak siyonist katilleri yargılamaya yeltenmiştir. 2001 yılında Sabra ve Şatila katliamından sağ kurtulan mağdurlar, Belçika mahkemelerine başvurarak Ariel Şaron aleyhine insanlık suçu davası açılmasını sağlamıştır. Her ne kadar siyasi baskılar sonucunda dava düşürülse de bu girişim Şaron’un Avrupa topraklarına adım atmasını engelleyen tarihi bir hukuki başkaldırı olmuştur. Benzer şekilde 2009 yılında Londra’daki bir mahkeme, Gazze’de düzenlenen Dökme Kurşun Operasyonu sırasında İsrail Dışişleri Bakanı olan Tzipi Livni hakkında savaş suçları şüphesiyle resmi tutuklama emri çıkarmış ve Livni İngiltere seyahatini apar topar iptal etmek zorunda kalmıştır. İspanya Ulusal Mahkemesi de Gazze’de sivil bir mahalleye düzenlenen tonluk bomba saldırısı nedeniyle, dönemin İsrail askeri komutanları hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle soruşturma başlatarak siyonist generallerin Avrupa hareket alanını kısıtlamıştır.
Ankara'nın Hukuk Cephesi: Türkiye'nin Tarihi Müdahilliği
Siyonist rejimin dokunulmazlık zırhını delmeye yönelik en stratejik ve kurumsal hamlelerden biri de Ankara'dan gelmiştir. Türkiye, salt diplomatik kınamaların ve siyasi söylemlerin ötesine geçerek, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü'nün altmış üçüncü maddesi uyarınca Güney Afrika'nın açtığı soykırım davasına resmen müdahillik bildiriminde bulunmuştur. İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında bu cesur adımı atan öncü aktörlerden biri olan Türkiye, davaya taraf devlet sıfatıyla dahil olarak İsrail'in hukuk tanımaz tezlerini çürütmek adına tarihi bir dosya sunmuştur. Ankara, uluslararası yargı nezdindeki bu kararlı duruşuyla batılı sermayenin ve küresel medyanın İsrail etrafında kurduğu koruma kalkanını parçalanmasında önemli bir rol oynamıştır. İsrail'in işgal politikalarının, insani yardım misyonlarına yönelik hukuk dışı saldırılarının ve Filistin topraklarını ilhak etme girişimlerinin uluslararası ceza hukuku kapsamında cezalandırılması için adli ve hukuki iş birliğini sonuna kadar zorlayan Türkiye, terör şebekesinin yöneticilerinin eninde sonunda uluslararası mahkemelerde sanık sandalyesine oturmasının yolunu açmaktadır.
Sonuç: Siyonizm Hastalığına Karşı Küresel Direniş
İsrail’de kurulacak yeni seçim sandıkları, dünyaya yeni bir başbakan sunmayacaktır; sadece Filistin halkını yok etme misyonunu devralacak yeni bir terörist başını belirleyecektir. Uluslararası Ceza Mahkemesinin Netanyahu ve Gallant hakkında verdiği tarihi yakalama kararları, her ne kadar Batılı egemen güçler tarafından sulandırılmaya çalışılsa da siyonizmin dokunulmazlık zırhının ebedi olmadığını göstermektedir. Uluslararası hukukun siyasi çıkarlarla felç edildiği yerde, devletlerin kendi iç mahkemelerinde açılan evrensel davalar, Türkiye gibi ülkelerin Lahey'deki tarihi adli müdahaleleri, halkların boykot hareketleri ve sokakların küresel vicdanı bu soykırım hastalığını yenecek yegane güçtür. Arkasına aldıkları Alman panzerlerine, Amerikan füzelerine ve batılı başkentlerin ikiyüzlü koruma kalkanlarına rağmen, katiller er ya da geç tarihin ve insanlığın önünde hesap verecektir. Sandıktan hangi kasap çıkarsa çıksın, insanlığın direniş tarihi o kasapların isimlerinin karşısına "suçlu" mührünü basmaya devam edecektir.


