AT İZİ Mİ, İT İZİ Mİ? KAHRAMAN KİM, HAİN KİM?
Algılar Çağında Hakikat Mücadelesi ve Asırların Kadim Devlet Aklı
Zamanın ruhu, kutsal olan ne varsa büyük bir gürültüyle öğütürken insanlık tarihi belki de hiç bu kadar büyük bir belirsizlik girdabına sürüklenmemişti. Hakikatin sesinin kısıldığı, yalanın ise en parlak ambalajlarla meydanlarda pazarlandığı bu puslu iklimde, yönümüzü bulmak her zamankinden daha hayati bir zorunluluk hâline geldi. İşte tam da bu kırılma noktasında, toplumsal hafızamızın ve siyasi literatürümüzün en keskin virajlarında karşımıza çıkan o meşhur deyim, bugünlerde yine zihinlerimizi kurcalıyor: "At izi, it izine karıştı." Kurguların gerçeklerin önüne geçtiği, algıların olguları gölgelediği bir dönemden geçerken, şu kadim soruyu sormanın tam vaktidir: Sahi, at mı kahraman, it mi hain? Yoksa roller çoktan değişti de biz mi fark edemedik?
Tarih boyunca at; asaletin, sadakatin, alperenliğin ve kutlu bir davanın taşıyıcısı olmuştur. İt ise çoğunlukla sadakatsizlikle, pusuda beklemekle ve efendisinin kim olduğuna bakmaksızın kapılanmakla suçlanmıştır. Ancak öyle kırılma noktaları yaşanır ki saflar netliğini kaybeder. Birileri, itlerin ayağına nal çakıp meydanda at izi bırakmaya çalışır. Haklı ile haksızın, suçlu ile suçsuzun, samimi olanla maske takanın ayırt edilemediği o büyük hengamede, en çok da adaletin kendisi yara alır.
Bugün dönüp kendimize şu eleştiriyi getirmek zorundayız: Ses kalabalığı yaratanlerin, en yüksek tondan bağıranların "kahraman" ilan edildiği; sessizce işini yapan, liyakat sahibi insanların ise "hain" ya da "etkisiz" damgası yediği bir düzende izler çoktan birbirine girmiş demektir. Gücü eline geçirenin kendi yanlışını "at izi", karşısındakinin doğrusunu "it izi" diye pazarladığı bir algı çağında, terazinin dengesini korumak her zamankinden daha zordur. Hainler en parlak zırhları giyinip sahneye çıkarken, asıl değerleri koruyanların hırpalanması, bir toplumun geleceğine vurulacak en büyük darbedir.
"At izi it izine karıştı" diyerek kenara çekilmek, adaletsizliğe göz yummanın kibar bir kılıfıdır. Gerçek feraset, o izleri birbirinden ayıracak vicdanı ve adaleti rehber edinmektir. Çünkü devletin ve toplumun bekası, kimin daha güçlü haykırdığına değil, hakikatin kimin elinde olduğuna bağlıdır.
Bu karmaşadan çıkışın, o asil nalları pusulardan ayırmanın yolu ise yüzyıllar öncesinden kalbimize kazınan o köklü devlet aklında gizlidir. Şeyh Edebali’nin, cihan devletinin kurucusuna yaptığı o muazzam çağrı, bugün izleri karıştırıp adaleti eğriltmeye kalkan herkesin kulağına küpe olmalıdır:
"Ey oğul, artık Bey'sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!"
Unutmamak gerekir ki itin havlaması anlıktır, geçer. Ama adaleti yaşatan o asil atların menzili, devleti de milleti de sonsuza taşır.

