En sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim; Başbakan Erdoğan’ın Bekir Coşkun’u kastederek söylediği “Beğenmeyen çeker gider” ifadesi ne 22 Temmuz gecesi yaptığı kucaklama konuşmasından sonra anlaşılır bir şeydir, ne eleştiriye tahammülsüzlük açısından kabul edilebilir bir yaklaşım, ne bir Başbakan’ın belki de en son söz olarak bile dile getirmeyeceği bir tavırdır ne de yıllardır şahit olduğumuz “Ya sev ya terk et” faşizminin ayak seslerini duyuran çirkin bir benzerliktir.
Yani Başbakan’ın lafı, olmamıştır.
Bu notu düştükten sonra gelelim asıl konuya.
Taha Kıvanç dünkü yazısında “Hürriyet yazarlarına Çölaşan’dan sonra bir haller oldu” diye yazmış ve nasıl efeleştiklerini anlatmıştı.
Ve birkaç gün öncesine gittim… Efelenmeyi argo sosuna bulayıp sürmanşete çekecek kadar abartan Hürriyet ve yazarlarının neyin efesi ve neye karşı efe olduklarını tekrar düşünürken Başbakan Erdoğan’ın o sözü gündeme oturdu.
Ve efeler çifte su verilmiş kılıçlarını tam kadro kınından çıkardı. Oysa daha birkaç gün önce 22 yıllık Hürriyet yazarının kapı önüne konulması üzerine hepsi kaçacak delik aramışlardı.
Emin Çölaşan'ın fiilen gönderilişine ses edemeyen bu cengaverler, Bekir Coşkun’a sadece git dendi diye infiale kapılmışlar, tam kadro taarruza geçmişler.
Çölaşan’ın “abi” dediği Oktay Ekşi günlerce sessiz kalmış ama sonunda dostlar alışverişte görsün hesabına “telesekreterine not bıraktım” gibi komik bir gerekçeyle neden aramadığını anlatmış; Hürriyet’in başyazarı, Basın Konseyi’nin başkanı olarak Çölaşan’ın kovulmasını üzerine alınmayarak kenardan dolanmayı tercih etmişti. Ama aynı Ekşi bugün köşesinden kükrüyordu Başbakan’a: "Babanın çiftliğinden mi kovuyorsun Bekir Coşkun’u?"
Çölaşan’ın, gazeteciliğe başladığı andan beri arkadaşı
olan Tufan Türenç hem olaya geç uyanmış hem de Çölaşan’ın kovulduğu mu yoksa kendisi mi ayrıldığı konusunda karar verememiş bir şekilde zülfiyare dokunmadan “Her gazeteci yıllarca çalıştığı gazeteden içi kopa kopa ayrılır.” diyerek vefa borcunu kusursuz ödüyordu. Öyle ya, Çölaşan’ın ayrılması (Kovulması değil) en nihayetinde hüzün vericiydi. Gerisi hikaye. Ama aynı Türenç, bırakın bu sefer geç uyanmayı gözünü bile kırpmadan “Türkiye’nin böyle bir başbakana sahip olması ciddi bir talihsizliktir.” dibi sert bir yazıyla cevap veriyordu. 
Özkök her zamanki gibi, şaşırtmadı. Ne şiş yansın ne kebap taktiğini bu sefer de -tek fark yazmak için üç gün beklemedi- götürerek olaya yara almadan bulaşmayı seçti. Çünkü patron konuşuyordu.
Belki de son günlerin ibret için takip edilmesi gereken ismi; Mehmet Y. Yılmaz. Yine Koru’nun ifadesiyle Fatih Altaylı’nın yerine, Emin Çölaşan’ın üslubuna sahip çıkan post-modern yazar Yılmaz, herkese esip gürlerken, “sana ne lan benim haberimden” gibi çıkışlar yaparken Çölaşan’la ilgili tek satır karalamaya fırsat bulamamıştı. Ve fırsat bu fırsat diyip biraz da abartarak “herkes bizi göndermek istiyor” diye başlayıp
oyuna dahil olmakta zaman kaybetmeyecekti. Çölaşan’ın üslubuna sahip olabilir belki ama Altaylı’nın yerine sahip olmakla Altaylı olunamayacağını anımsatmak isteriz Yılmaz’a: Altaylı, aman patronla papaz olmayayım diye kovulan arkadaşını yok saymak yerine, pek de haz etmediği Yılmaz Özdil’i kovan Turgay Ciner’le Özdil’in tekrar köşesine dönmesi için yaklaşık bir ay uğraşmıştı.
Her şeyi bilen Özdemir İnce, bir tek Çölaşan olayında
Hürriyet’te ne olduğunu bilmiyor ve Çölaşan’ın Hürriyet’i kendisinin terk ettiğini sanıyordu. Onun için iki çift veda satırı ve bolca anılarla geçiştirilebilirdi, geçiştirdi. Ama bugün aynı İnce, aynı gün Bekir Coşkun olayına uyanıyor ve olayı doğru okuyup tepki koyabiliyordu.
Hürriyet yazarlarından bahsederken Büyük Yazar’ı es geçersek insan içine çıkacak halimiz kalmaz. Ama o büyük yazar Çölaşan’ın gönderilmesi gibi küçük
işlerle uğraşamayacaktı tabii. Aradan günler geçiyor, tartışmalar büyüyor ama Büyük yazar hala büyük konularla meşgul olduğu için Hürriyet’teki olaya bakmıyordu bile. Ama aynı Büyük yazar, Bekir Coşkun’a yapılan çağrıyı dişine göre bulmuş olacak ki, atladı konuya. Hem de sivil anayasa hazırlıklarının “"Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz." Maddesini değiştirmek için hazırlandığını savunacak kadar uçarak…
Evet, herhalde Kıvanç’ın koyduğu 'post-Çölaşan sendromu' teşhisi böyle bir şey. Çölaşan’ın cevap verdiği okur talebini tüm yazarlar efelenerek karşılayacaklar.
Ama şu konunun es geçilmemesi kaydıyla: Söz konusu patron olunca kaçacak delik çoktan hazır olacak, özgür kalemler özgürlüklerini bu kez kıvırma özgürlüğü için çalışacak, her şeyi gören gözler görmemeye yada görülmesi isteneni görmeye programlanacak.
Arkadaşlarına dışardan gelen “gönderme”nin sadece maksadını aşan bir söz olduğu, içerdeki göndermenin ise kanıyla canıyla gerçek olduğu görmezden gelinecek, gelinecek, gelinecek…
"Kükreyen fareler" demişti Kıvanç değil mi?
Ersin Tokgöz-TURKTİME
|
Yorumcuların dikkatine… • İmlası çok bozuk, • Büyük harfle yazılan, • Habere değil yorumculara yönelik, • Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan, • Argo, küfür ve ırkçı ifadeler içeren, • Bir iki kelimelik, konuyu zenginleştirmeyen, yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR. |
Bunlar da ilginizi çekebilir...