Hepimiz insanız. Hayatın içinde bazen motivasyonumuzun zirveye ulaştığı, bazen de yaşamdan tamamen umudumuzu kestiğimiz anlar oluyor.
Kimi zaman göklere çıkmak istiyor, kimi zaman yerin yedi kat altına girmek istiyoruz.
İşte tam da böyle anlarda, yani kendimizi gerçekten bırakmak istediğimiz o kırılma noktalarında çok önemli bir gerçeği fark ettim:
Kendinizi bırakmak mı istiyorsunuz? O zaman kesinlikle ve kesinlikle kendinizi bırakmayın.
Çünkü insanın kendisini en çok bırakmak istediği ama her şeye rağmen direndiği o anlar, mutlaka arkasından çok büyük ve anlamlı bir dönüşümü doğuruyor.
Mesela, bir sabah uyandınız ve kendinizi çok kötü hissediyorsunuz. Yataktan asla çıkmak istemiyorsunuz, kimseyle konuşmak gelmiyor içinizden, hiçbir şey yapmak için kendinizde o gücü bulamıyorsunuz.
İşte tam o an, bu ruh halinin tam tersini yapın.
Gerekirse sürünerek bile olsa mutlaka kalkıp bir duş alın. Üzerinizi güzelce giyinin.
Ve o an yapmaktan en çok kaçındığınız, size en zor gelen görev neyse onu belirleyin.
Ne yapmanız gerekiyor? Biriyle telefonda görüşmeniz gerekiyor ama bunu asla yapmak istemiyor musunuz? İşte gidip mutlaka ilk önce o görüşmeyi yapın.
O zorluğu aşıp o işi tamamladığınızda kendinizi o kadar iyi hissedeceksiniz ki, normalde çok motive olduğunuz zamanlarda yaptığınız bir görevden alacağınız tattan çok daha büyük bir haz duyacaksınız.
Çünkü siz o an aslında iki şeyi birden başarmış, çifte bir zafer kazanmış olacaksınız.
Birincisi; kendinizi yenmiş, içinizdeki o aşağı çeken ataleti ve yılgınlığı mağlup etmiş olacaksınız.
İkincisi ise; yapacağınız görevi en zor zamanda, en iyi şekilde yerine getirerek o sancılı ve kötü durumdan tamamen sıyrılacaksınız.
Günün sonunda hayatın formülü aslında çok basittir: Güneşi içeriye almak istiyorsanız, o perdeyi açmak zorundasınız.
Gönlünüz o perdeyi açmaktan yana değilse bile, sırf bu isteksizliği kırmak adına kalkmalı ve o perdeleri ardına kadar açmalısınız.
Açın ki, güneş içeri girsin.