SUYUN HAFIZASI VARDIR VE İNTİKAMI AĞIR OLUR
İstanbul’un beton zincirleri ve yatağını arayan dereler
İnsan unutur, seçim vaatleri buharlaşır, rant hırsıyla atılan imzalar arşivlerin tozlu raflarında kaybolur; ama suyun hafızası asla silinmez. Toprakla bağını kopardığımız, üzerine milyarlık alışveriş merkezleri, lüks plazalar ve vaat edilmiş siteler diktiğimiz o kadim dere yatakları, gökyüzü her öfkelendiğinde bize tek bir gerçeği fısıldar: Doğa, kendine ait olanı eninde sonunda geri alır. İnsanoğlu, kurduğu beton medeniyetin kibriyle doğaya hükmedebileceğini sandı; akarsuların yönünü değiştirmeyi, vadilerin nefesini kesmeyi bir başarı öyküsü gibi pazarladı. Oysa bu kibir, tabiatın milyarlarca yıllık hafızası karşısında sadece aciz bir yanılsamadır. Biz doğadan toprak çaldığımızı, onu parsellere bölüp sattığımızı düşünürken aslında kendi felaketimizin altyapısını hazırlıyorduk. Çünkü su yatağını unutmaz; insan unutturmak istese de o kendi yolunu bulur ve o yolun üzerindeki tüm yapay engelleri bir kâğıt gibi yırtıp atar.
Dünden Bugüne İstanbul’u Boğan İhmaller Zinciri ve Rant Kuşatması
İstanbul, asırlardır sularla imtihan edilen bir şehir. Osmanlı döneminde, 1563 yılında yaşanan büyük Halkalı Deresi taşkınında padişahların bile selden zor kurtulduğu, balıkların sokaklarda yüzdüğü kayıtlarda yer alır. Ancak o dönemlerde bu olaylar tabiatın bir cilvesi iken, modern İstanbul’da yaşananlar tamamen insan eliyle büyütülmüş birer cinayettir. Cumhuriyetin erken dönemlerinde, 20. yüzyılın ortalarında İstanbul için hazırlanan Henri Prost Planı gibi kadim imar stratejilerinde, dere yatakları ve vadiler şehrin nefes alması için yeşil kuşak, rüzgâr ve su koridoru olarak bırakılmıştı. Ne yazık ki bu bilimsel raporlar, kontrolsüz bir göç dalgası ve doymak bilmeyen rant hırsıyla zaman içinde delik deşik edildi. Tarih boyunca bu şehrin can damarları olan Alibeyköy ve Kağıthane dereleri de bu planlama katliamının kurbanı oldu. Geçmişte bu havzalarda inşa edilen gecekondularla başlayan süreç; zamanla devasa sanayi tesislerine, fabrikalara ve nihayetinde lüks konut projlerine evrildi. Her iki bölgede de dere yataklarının daraltılması ve suyun doğal akış alanlarının betonla doldurulması, neredeyse her şiddetli yağmurda evlerin ve iş yerlerinin çamurlu sular altında kalmasına yol açtı. Yetmişli ve seksenli yıllarda Alibeyköy’de yaşanan, insanların çatılarda kurtarılmayı beklediği o acı sahneler, doğanın hak iddialarından başka bir şey değildi.
2009 yılındaki büyük felakette, Basın Ekspres Yolu üzerinde, Ayamama Deresi’nin yatağına kurulan tır garajları, fabrikalar ve plazalar yüzünden 31 vatandaşımız sular altında can verdi. Dönemin idarecileri derenin intikamı ağır olur demek zorunda kaldı fakat bu acı itiraftan ders çıkarılmadı. Bir zamanlar Kuzey Ormanları'ndan gelen suları emen, canlı bir ekosisteme sahip Cendere Deresi'nin doğal yatağı da lüks rezidanslara ve devasa alışveriş merkezlerine kurban edildi. Bugün en ufak bir şiddetli yağışta lüks plazaların otoparklarını ve yürüyen merdivenlerini su basması, doğanın tapusunu parayla satın alamayacağımızın en somut kanıtıdır. Bahçeşehir Gölet bölgesinde, her türlü yargı kararına ve sivil direnişe rağmen dere yatağının ticari alanlara, dükkanlara ve büyük inşaat projlerine açılması kronik rant hırsının sembolü oldu. Nitekim takvimler 14 Ekim 2026'yı gösterdiğinde, İstanbul bir kez daha tarihinin en ağır altyapı iflasıyla karşı karşıya kaldı. Metrekareye 200 kilograma yaklaşan o devasa yağış yükü alt geçitleri göle çevirirken, şehrin ana arterlerinde trafik yoğunluğu yüzde 89'a ulaşarak hayatı tamamen felç etti. Valilik tarafından okulların tatil edildiği, motosikletlerin trafiğe çıkışının yasaklandığı bu afet gecesinde; Arnavutköy'de Alibey Deresi'nin köprüleri aşarak taşması, Kağıthane Deresi'nin belediye meydanını yutması ve Sarıyer'de denizin karayla birleşmesi hafızasızlığımızın en sıcak, en taze vesikasıdır. Daha da acısı, Fatih Balat'ta 14 yaşındaki bir evladimizin su birikintisinde elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesi, dere yataklarını ranta açan imar anlayışının bu kente ödettiği en ağır bedeldir. Seçim dönemlerinde meydanlarda verilen yeşil alan, altyapı seferberliği ve güvenli kent vaatleri, seçim sandıkları kapandıktan sonra yerini ne yazık ki imar aflarına, parsel bazlı plan değişikliklerine ve dere yataklarının beton kanallara hapsedilerek kazanç kapısı haline getirilmesine bırakıyor. Sandıklardan çıkan o geçici vaatler ilk güneşle buharlaşırken dere yatağına atılan her yanlış imza, ilk sağanakta o sandıkları da yutacak bir çamura dönüşüyor.
Suyun Yolunu Açmak İçin Çözüm Tavsiyeleri ve Kurtuluş Projeleri
İstanbul’u her sağanak yağmurda bir açık hava havuzuna, dere yataklarını ise toplu mezarlara dönüştürmekten kurtarmanın yolu bellidir. Kentin radikal, popülizmden uzak ve tamamen bilimsel projelere ihtiyacı vardır. Öncelikle yaşam vadileri projesi genişletilmeli ve dereler tamamen özgürleştirilmelidir. Derelerin etrafındaki beton yapılar, alışveriş merkezleri ve iş yerleri kamulaştırılarak yıkılmalı, suyun etrafı yeşil sünger alanlara dönüştürülmelidir. Bununla birlikte küresel ölçekte başarısı kanıtlanmış sünger şehir modeli acilen uygulanmalıdır. İstanbul’un betona gömülen meydanları ve caddeleri sızdırmaz asfalt yerine, suyu yer altına ileten geçirimli beton ve asfalt teknolojileriyle kaplanmalıdır. Parklar ve çatılar yağmur bahçelerine dönüştürülerek suyun kanalizasyona ani yüklenmesi engellenmelidir. İmar yönetmeliklerinde yapılacak radikal değişikliklerle, taşkın riski taşıyan tüm havzalarda bodrum kat kullanımı tamamen yasaklanmalı, su basman seviyeleri taşkın debi analizlerine göre minimum 1,5 veya 2 metre olarak yeniden düzenlenmelidir. Mühendislik açısından şehrin kritik taşkın noktalarının altına modern ve devasa yer altı su depolama sarnıçları inşa edilmelidir. Bu sarnıçlar sel anında suyu hızla hapsedecek, kuraklık anında ise şehrin peyzaj sulamasında ve geri dönüşümünde kullanılacaktır. En önemlisi de rant odaklı plan değişikliklerine karşı güçlü bir hukuki barikat kurulmalıdır. Seçim vaatleriyle veya yerel meclis kararlarıyla dere yataklarının, vadi tabanlarının imar fonksiyonunu değiştirmek anayasal bir suç olarak tanımlanmalı ve bu alanlar kesin korunacak hassas alan ilan edilmelidir.
Doğanın Kaçınılmaz Hükmü ve Sivil Manifesto
İstanbul’u felç eden şey gökyüzünden düşen yağmur damlaları değil; doğanın mühendisliğini yok sayan kibir, plansızlık ve rant politikalarıdır. Suyun hafızasıyla inatlaşmayı bıraktığımız, dere yataklarına binalar yerine saygı diktiğimiz gün İstanbul gerçek ve güvenli bir şehir olacaktır. Bu şehirde yaşayan her bir yurttaşın ve burayı yöneten her idarecinin bilmesi gereken tek bir gerçek vardır: Doğa ile yapılan hiçbir savaşı insan kazanamamıştır. Kentin geleceğini betonun sahte zenginliğine değil, suyun kadim adaletine teslim etmek, bu topraklara borçlu olduğumuz en temel sivil manifestodur.

