Mizah, hayatın güldürücü yanını ortaya çıkarır.
Bazen güldürür, bazen düşündürür;
fotoğrafla, karikatürle, sözle ve yazıyla…
Ama mizah yalnızca şaka yapmak, insanları güldürmek için değildir.
Mizah, aynı zamanda bir itiraz biçimidir.
Söylenemeyeni söylemenin, görmezden gelineni göstermenin,
yanlışı incitmeden ama net bir biçimde işaret etmenin yoludur.
Mizahi eserler bu yüzden sadece eğlence amacıyla üretilmez;
fikirleri ifade etmek, gerçekleri görünür kılmak için de ortaya konur.
Ben de meslek yaşamım boyunca,
hayatın tam içinde görüp birebir yaşadıklarımı kaleme aldım,
kitaplarıma aktardım.
Yazdıklarımın tamamı gerçek yaşam hikâyeleridir.
Hiç abartmadım.
Hiç süslemedim.
Sadece gördüğümü ve yaşadığımı yazdım.
“KAPIDAN KOVSALAR DA!”
“ATIN ŞU GAZETECİYİ DIŞARI!” deseler de…
“DOKUZ KÖYDEN KOVSALAR” da…
Allah ömür verdiği sürece,
gerçekleri yazmaktan vazgeçmedim, vazgeçmeyeceğim.
××
KİTAPLARIMDAN:
“HABERİ YAYINLAMA, 50 MİLYON VERELİM”
Sabah Gazetesi’nin yayın hayatına başlamasının henüz onuncu günüydü.
O gün, değerli meslektaşım Halil Nebiler’le birlikte,
“Biraz gezelim” diyerek trene atlayıp İstanbul’a gittik.
Haydarpaşa Garı’nda indiğimizde yağmur yağıyordu.
Halil Nebiler gülerek:
“Tuğrul, gezmek için geldik ama sen yine fotoğraf makinesini yanına almışsın,” dedi.
Ben fotoğraf makinemi omzumdan indirirsem rahatsız olurum.
Onsuz eksik hissederim.
Rahmetli gazeteci, usta foto muhabiri Hüseyin Ezer’in sözü hâlâ kulağımdadır:
“Tuvalete bile girerken fotoğraf makinen yanında olacak. Ne olur ne olmaz…”
Bu cümle beynime öyle kazınmıştı ki,
o günden sonra fotoğraf makinemi kimseye emanet etmedim,
yanımdan hiç ayırmadım.
Karaköy’de vapurdan indik.
Yağmur hâlâ devam ediyordu.
Sabahın erken saatleriydi; dükkânların çoğu henüz açılmamıştı.
Yağmurdan kaçacak bir yer ararken bir anda bir feryat koptu:
“Bu ne rezalet!
Bu ne iğrençlik!
Şu ünlü tatlıcının hâline bakın!”
Herkesin başı aynı anda oraya döndü.
Vitrindeki o güzelim tatlıların üzerinde bir fare dolaşıyordu.
Refleksle, silahımı çeker gibi fotoğraf makinemi çıkardım.
Fare, baklava tepsisinin üzerinde adeta şov yapıyordu.
İğrençti ama aynı zamanda ibretlikti.
O an duraksamadım.
Kare kare görüntüledim.
Olan biteni izleyen vatandaşlar:
“Bu haber mutlaka yayınlanmalı,” diyerek
hangi gazetede çıkacağını sordular,
hatta şahitlik yapabileceklerini söylediler.
Yan dükkânın sahibi ise daha da çarpıcı bir şey söyledi:
“Şimdi bir tane gördünüz.
Biz her sabah kaç tanesini görüyoruz, bir bilseniz…”
Vakit kaybetmeden Sabah Gazetesi’nin Mecidiyeköy’deki merkezine koştum.
Filmleri yıkattım, haberimi yazdım
ve rahmetli usta gazeteci Ahmet Vardar’a teslim ettim.
Genel Yayın Yönetmeni Rahmi Turan,
rahmetli Yazıişleri Müdürü Akgün Tekin,
Aydın Öztürk, Zafer Mutlu,
rahmetli Ahmet Vardar ve Arda Akdiş’ten oluşan yayın kurulu toplantıya girdi.
Sonucu büyük bir heyecanla beklerken telefonum çaldı.
Karşımdaki kişi kendini tanıttı.
O ünlü tatlıcının üst düzey yöneticilerinden biriymiş.
İsmini hatırlamıyorum.
Çünkü konuşmaları beni fazlasıyla öfkelendirmişti.
Açık açık rüşvet teklif ediyordu.
“Tuğrul Bey, lütfen bu haberi ve fotoğrafları kullanmayın.
Hilton Otel’de buluşalım.
50 milyon liralık bir çek takdim edelim.”
O an sinirim tepeme çıktı.
Bağırarak:
“Bu teklifinizi duymamış olayım!
Vatandaşın sağlığıyla kimseyi oynatmam.
Kalemimi kırarım ama mesleğime leke sürdürmem!”
dedim ve telefonu yüzüne kapattım.
Ertesi gün,
haberim ve fotoğrafım gazetenin birinci sayfasındaydı.
Bazılarınız belki:
“Neden parayı almadın?” diye soracak,
bazılarınız ise “Bravo” diyecek…
Yorum sizin.
Benim vicdanım rahat.