Abdullah Gül’ün adaylığı sadece toplumu değil, doğal olarak medyayı da iki kampa böldü.
Baksanıza Bekir Coşkun üzerinden “dinci basın” “büyük basın” kamplaşması yaşanıyor. Yaşatılıyor.
Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan’ın Hürriyet’e verdiği hasarı Bekir Coşkun üzerinden başlattığı (körüklediği!) kampanya ile kapatmaya çalışıyor.
Peki bu arada ne yapıyor?
Kamplaşma ateşine benzin döküyor.
Ne için?
Biraz daha tiraj... İmaj tazeleme...
Fatih Altaylı’nın dediği gibi bu Zafer Mutlu faktöründen kaynaklanıyor olabilir mi? Belki ama büyük resme bakmakta fayda var.
AKPARTİ her ne kadar kendi içinde önümüzdeki sürece dair ciddi bir “endişe” tartışmasına başlamış olsa da Ertuğrul Özkök’ün Gül aleyhtarı kampanyası bu cenahtan ciddi tepki aldı.
Ardından, AKPARTİ’den tamamen bağımsız olduğunu düşündüğüm Çölaşan tasarrufu da AKPARTİ’de rahatsızlık yarattı.
Zira Özkök’ün bu (zaman-lı/sız?) operasyonu da toplumdaki “AKPARTİ faktörü mü?” kuşkusunu pekiştirdi.
Hürriyet markası hasar tespitiyle uğraşırken, ironik bir şekilde, imdada Başbakan yetişti...
Bekir Coşkun’a öyle bir laf etti ki bu Ertuğrul Özkök’ün arayıp bulamadığı bir enstrüman oluverdi.
Sürmanşetten üzerine atladı. Kampanya başlattı...
Peki ne oldu?
İktidar yanlısı kalemler de bu tuzağa düşüverdiler.
Dün ne oldu?
Özkök, tüm bu polemiklerden sıyrılıp bir üst zaviyeye çıkıverdi ve racon kesti: Emir verin de sussunlar...
Yıllardır bu senfoniyi canlı izliyor ve dinliyorum.
Ertuğrul Özkök bir orkestra şefidir.
Kafasındaki Türkiye neyse Hürriyet de odur...
Geçen gün Nihat Genç ekranda müthiş bir Hürriyet analizi yaptı: “Hürriyet gazetesi Türkiye’dir...”dedi, “Kötülük de izlenilesi bir şeydir. Bugün hangi puştluğu yaptı diye merakla alıp bakarsınız... Merak edersiniz. Bu bir renktir...”
Hürriyet’e dair onlarca tespit yaptı. O bunları söylerken ben Ertuğrul Özkök’ü düşündüm... İçinde onlarca sesin renkli tonlarını barındırmaya çalışan bir virtüöz...
Virtüözite salt deha mıdır?
Kozmotik melodiler yerine kakafonik bir yapıya mahkum kılınıyor ruhlarımız ve zihinlerimiz.
Ancak gelinen noktada şef açısından bir sorun var.
Bu orkestra, bu salonu dolduran dinleyiciler yani hepimiz bu kakafoni içinde hiç olmadığı kadar bağırıp çağırmaya başladık.
Her ne kadar bu kakafoni içinde birileri diğerine, “Salonu terk et...” dese de...Kimsenin gitmeyi düşünmediği de ortada.
Olan biten artık alkış almıyor. Herkes bağırıyor...
Salondan yükselen “sessizlik” çığlıkları bu kakafoniden bir melodi yakalamaya çalışan şefin artık samimiyetle dikkate alması gereken bir sestir.
Bu şefin notaları esnetmesinden zamanında çok haz almıştım...
Şimdi acı duyuyorum.
Serdar Akinan/Akşam
|
Yorumcuların dikkatine… • İmlası çok bozuk, • Büyük harfle yazılan, • Habere değil yorumculara yönelik, • Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan, • Argo, küfür ve ırkçı ifadeler içeren, • Bir iki kelimelik, konuyu zenginleştirmeyen, yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR. |
Bunlar da ilginizi çekebilir...