E-posta :
  Şifre :
    ► Üye olmak istiyorum
    ► Şifremi Unuttum

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: TARİHİN SONU MU, MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI? 

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Cengiz Gül yazısında Avrupa ve tüm dünyaya karşı, hem insani değerlerde hem de bilim ve teknolojide üstünlüğünü göstermiş olan İslam medeniyetinin önemini kaleme aldı.

31.01.2026 - 11:24
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: TARİHİN SONU MU, MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI?

Yayınlandığı dönemde çok ses getiren, “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eserinde Francis Fukuyama, aslında PR (piar-halkla ilişkiler) çalışmalarıyla küresel kamuoyu algısını da yönlendirerek, Soğuk Savaş'tan ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra liberal demokrasinin yükselişiyle birlikte, insanlığın sadece tarihte yeni bir aşamaya geçmekle kalmayıp aynı zamanda tarihin sonuna da ulaştığını ileri sürmekteydi. Ancak Fukuyama’nın bu yaklaşımının, günümüz dünyasının reel-politiğinde, kapitalist Batı medeniyetinin, özellikle soğuk savaş sonrasında muhalif tüm medeniyet fikir ve pratiklerine galebe çaldığına yönelik at gözlüklü dayatmalarının tamamen çöktüğü bir süreçten geçilmektedir. Tarihin bir hatt-ı müstakim, yani düz bir çizgi üzerinde aktığı / gittiği yanlış algısından hareket eden bu tez, kapitalist, liberal ve bireyci Batı medeniyetinin tüm ilke ve değerleriyle, insanlığın ulaşabileceği nihai zirve aşamaya ulaştığını, bütün insanlık âlemi için bu değerlerin ortak yaşam tarzına dönüşmesinden başka yolun olmadığını öne sürerek de, çoğulculuğu reddeden tek tip insan ve toplum modeli oluşturma hatasına düşmüştür. 20. yüzyılın mütefekkir bir müfessiri olan Bediüzzaman ise, 1911 tarihli Hutbe-i Şamiye adlı eserinde, zamanın düz bir çizgi üzerinde değil de, dairevi bir rota takip ettiği hususuna şöyle dikkat çekmektedir: Zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor.” Yani bu bakış açısından, bir zaman çizgisi olarak tarihin, başı ve sonunun birbirinden uzaklaşmadığına, dünyanın dönme hareketleri gibi, dairevi bir seyir izlediği nazara verilmekte olup, Batılı perspektiften dayatılan tarihin sonu tezlerinin de aslında sonuna gelindiği ve yeni başlangıçların ve beşeri fıtrata uygun medeniyet pratiklerinin tekrar sahne alabileceği anlaşılmaktadır. Tarihin ulaştığı zirve değerler olarak, Batı’nın çağdaş uygarlık adı altında tüm dünya insanlığı ve toplumlarına yutturmaya çalıştığı ekonomik, politik, hukuki ve kültürel kriterlerin, Batılı olmayan toplumları, enerji kaynaklarının haydutvari yöntemlerle gasp edildiği, insan kaynaklarının da köle sayıldığı birer sömürge coğrafyasına dönüştürmek için kullanılan maskeli aparatlar olduğu gerçeği, son on yıl içinde, ama özellikle de Ekim 2023’te, Siyonist rejimin Batılı Haçlı müttefikleriyle Gazze’de başlattığı soykırımla birlikte iyice ortaya dökülmüştür. Batı medeniyetinin ışıltılı görüntüsünün arkasında yer alan batıl ve bozuk esaslara, Bosna-Hersek’in kurucu bilge lideri olan Aliya İzzetbegoviç şu sözleriyle veciz bir şekilde dikkat çekmektedir: “Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” Temelinde kan, gözyaşı, sömürgecilik, katliam ve soykırımlar bulunan ve bu barbarca yöntemleri, tarihin her döneminde olduğu gibi, halen günümüzde de kullanmaya devam eden Batılı sömürgeci güçler, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım ve insanlığa karşı suçlarına verdikleri sınırsız ve tam destek yüzünden, ihraç etmeye çalıştıkları liberal demokrasi değerleriyle tarihin sonuna gelindiği algısının çökmesine de istemeden zemin hazırlamışlardır. Böylece insanlığın ve toplumların siyasal tekâmülünde tarihin son noktasına ulaşıldığına yönelik tezlerin, aslında bir yanılsamadan ibaret olduğu anlaşılmıştır. Liberalizmin ekonomik yönünü yansıtan kapitalizm ile siyasal yansımasını oluşturan demokrasinin, ABD ve Avrupa ülkelerinin dâhil oldukları Batılı kültür çevresinin dışında kalan ülke ve toplumlar için, ancak ekonomik ve kültürel sömürgecilik hareketlerinin birer aracı ve yöntemi olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Yoksa demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi janjanlı üçlemeden oluşan ihraç fazlası ürünlerin, geri kalmış ve üçüncü dünya ülkesi konumundaki yerleri ayağa kaldırmak ve muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için Batılı dünyanın engin hayırseverliğiyle bedavadan dağıtıldığı herhalde söylenemez.

Makyavelizmin Raconu ve Batı İttifakının Akıbeti   

Günümüzde ABD’nin başını çektiği sömürgeci Batılı güçlerin, petrol, doğalgaz ve nadir elementlerine göz koydukları ülkelerin bu enerji kaynaklarını tekelleri altına almanın bir kamuflajı olarak ihraç etmeyi vadettikleri demokrasi ve diğer Batılı kurumlar için, tüm toplumların siyasal evriminde tarihin sonuna gelindiği şeklinde lanse edilmesi, emperyalist Batı medeniyetinin Makyavelist hokkabazlıkta sınır tanımadığını göstermektedir. Demokrasi ve refah götürmek vaadiyle doğrudan askeri müdahale ya da kurup besledikleri terör örgütleri üzerinden Irak’ta, Suriye’de ve en son olarak da Venezuela’da yol açtığı kaos ve anarşi zemininde emperyal hedeflerine ulaşmak için her yolu mübah gören bir ABD siyasal aklının, bu hedefleri uğruna tarihi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan NATO ittifakındaki Avrupa ülkeleriyle bile restleşme noktasına gelecek kadar vahşi bir makyavelist motivasyonla hareket ettiği görülmektedir. Hal böyleyken, Trump’ın da ikrarıyla, uluslararası hukuk ve toplumun yerleşik kurallarıyla değil de, ancak kendi akıl ve ahlaki sınırlarıyla bağlı olduklarını söyleyecek kadar azgınlaşan bir ABD’nin de başını çektiği Batı dünyasının kültür değerlerini, tüm insanlık ve toplumlar için siyasal tekâmülün nihai noktası olarak görmenin, tarihin sonuna değil de, aslında Batı medeniyetinin dayandığı bozuk ve çürümüş esasların sonuna gelindiğini göstermesi yönüyle okunması daha yerinde olacaktır. Bu konuda, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda, ABD’nin kendilerini 51. eyalet olarak göstermesi üzerine, ancak kuyruklarına basılınca küresel sisteme ağır eleştiriler getiren, Trump’ın ‘eyalet valisi’ demesine ise sessiz kalan Kanada Başbakanı Mark Carney şu sözleriyle adeta bir itirafta bulunmuştur: “Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, 'güzel bir hikâyenin' bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim. Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımızı hatırlatıyoruz kendimize. Kurallara dayalı düzenin aşındığını, güçlülerin istediklerini yaptığını, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığını.” Bu sözler, kendi dışındaki dünyayı, menfaati yoksa hiçe sayan Batılı ülkelerin, kendi içinde sarsılmaz bir görüntü sergiledikleri ittifaklarının da aslında ne kadar sallantıda olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Uluslararası hukuka yönelik olarak da itiraf boyutunda açıklamalar yapan Kanada Başbakanı Carney, “kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Uluslararası hukukun, sanığın ve mağdurun kimliğine göre farklı bir titizlikle uygulandığını biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı” demek suretiyle de, uluslararası hukuk düzeninin sanığa ve mağdura, yani adamına göre farklı uygulanan boş ve sahte bir kurgudan ibaret olduğunu da açıkça ikrar etmiştir. Günah çıkartma kabilinden yaptığı itiraflarına devam eden Carney, “Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Ritüellere katıldık. Söylem ile gerçeklik arasındaki uçurumu büyük ölçüde görmezden geldik. Bu pazarlık artık işlemiyor. Bir geçişin değil, bir kopuşun ortasındayız” sözleriyle de, Avrupa’nın nazını daha fazla çekmek istemeyen ABD’nin sunduğu güvenlik ve konfor imkânlarının sona ermeye başladığı şu süreçte, yaşananların bir geçiş değil de bir kopuş ve Batı ittifakının dağılması anlamına geleceğinden duyduğu panik ve endişeyi ifade etmektedir.

Medeniyetler Çatışması

II. Dünya Savaşı öncesinde dünya tarihi, Batı medeniyeti açısından, uluslararası politikanın odak noktası olarak monarklar, uluslar ve ideolojiler arasındaki mücadeleleri anlatırken, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle de, dünyada Batılı olmayan medeniyetlerin artık dışlanmadığı, aksine tarihi etkileyip yönlendirmede Batı'yla birlikte rol aldığı medeniyetler arasındaki bir çatışmaya dönüşerek, yepyeni bir aşamaya girilmiştir. Bu hususta ABD’li siyaset bilimci Samuel P. Huntington ‘Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması’ adlı eserindeki yaklaşımıyla, Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezinde ileri sürdüğü, liberal demokrasi özelinde Batı medeniyetinin kurum ve kurallarıyla tüm dünyanın ortak değerleri haline geldiği iddialarını çürütürcesine, Soğuk Savaş sonrası dünyada asıl çatışma kaynağı olarak, insanların kültüre ve dine dayalı kimliklerinin öne çıkacağını belirtmektedir. Huntington gelecekte savaşların, ülkeler arasında değil de kültürler arasında çıkacağına, yani çatışmaların temelinde artık ideolojik ve politik zıtlaşmalardan çok, dini ve kültürel farklılıkların olacağına dikkat çekmektedir. Diğer ifadesiyle, medeniyetler çatışması tezi, dünyada ideolojik kutuplaşmaların yerini, artık din odaklı medeniyetler arası gerilim ve çatışmaların alacağına vurgu yapmaktadır. Bu süreçte çatışması en muhtemel iki medeniyetin ise, askeri ve ekonomik yönlerden şimdilik diğerlerinden daha üstün olduğu görülen Batı medeniyetiyle, yüzyıllarca Ortaçağ karanlıklarında boğulan ve vahşet ve barbarlıkta birbiriyle yarışan Avrupa ve tüm dünyaya karşı, hem insani değerlerde hem de bilim ve teknolojide üstünlüğünü göstermiş olan İslam medeniyeti arasında dini ve kültürel yönlerden gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.

Medeniyetler Mukayesesi

Günümüz dünyasının reel politiğinde, tarihin sonu tezine karşı medeniyetler çatışması yaklaşımının, yerinde tespitleriyle baskın biçimde öne çıktığı görülmektedir. Çatışması kuvvetle muhtemel iki fikri cepheden, Batı medeniyetiyle İslam medeniyetinin dayandıkları esas ve prensiplerin mukayeseli olarak incelenmesi de bu eğilimi destekleyecektir. Hakikatte sonuna gelinen şeyin, tarihin seyri değil de, Batı medeniyetinin bozuk ve çürümüş esasları olduğuna yeniden dikkat çekerek, bu esasları, İslam medeniyeti esaslarıyla karşılaştırmakta büyük yarar bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu medeniyetler mukayesesini ise, Bediüzzaman’ın da yaklaşımıyla beş temel kriterden hareketle yapabilmek mümkündür. Öncelikle, dayanak noktası olarak kaba kuvveti kabul edip hakkı ve hukuku kuvvetin emrine veren Batı medeniyeti, haklı olanın güçlü değil de güçlü olanın haklı olduğu orman kanunlarını üstün tuttuğunu tarihi boyunca gösterdiği gibi, günümüzde de ABD’nin öncülüğünde, uluslararası hukuka rest çekmek suretiyle, sahip olduğu zorba gücün borusunu öttürmektedir. İkinci olarak, temel hedefinde mutlak ölçekte kendi menfaati bulunan Batı medeniyeti, her arzusuna kâfi gelmeyen bu menfaati uğruna da sürekli bir kavga ve savaş halinde olup, gerektiğinde menfaatiyle zıtlaşan ülke ve toplumları imhaya kadar gidebilmektedir. Üçüncü olarak ise, hayattaki temel prensip ve düsturunu cidal, yani mücadele ve kavga kabul eden Batı medeniyeti, hayatının devamı uğruna, menfaati için yaptığından çok daha fazla zarar ve yıkımı, kendi kültür dünyasından olmayan, rakip saydığı toplum ve devletlere karşı gözünü kırpmadan verebilmiştir. Toplumlar ve sınıflar arasındaki bağ olarak da menfi milliyeti, yani ırkçılığı öne çıkaran Batı medeniyeti, bu ırkçı ve faşizan politikalarını yürütmek uğruna da, Fransız İhtilali’nden bu yana başka etnik ve dini unsurları çatıştırıp yutmak suretiyle beslenmekte ve büyük tecavüzlere yol açmaktadır. Son olarak Batı medeniyeti, ortaya koyduğu gaye ve sonuç kriteri açısından ise, insanın ihtiyaç yelpaze ve dairesini, zaruri olmayanları da zaruri gibi göstermek suretiyle, alabildiğine çoğaltarak, bireyi de, nefsani heveslerini tatmin etme kısır döngüsüne düşüren bir yaşam tarzını adeta dayatmaktadır.

İnsanın fıtrat ve doğasına aykırı olan tüm bu esaslara dayanan Batı medeniyetine karşı, fıtrata uygun İslam medeniyeti ise, öncelikle, dayanak noktası olarak kuvvete bedel hakkı kabul etmektedir. Yani bu medeniyet anlayışı güçlü olanın haklılığını değil de, haklı olanın güçlülüğünü öne çıkararak, küçüğüne ve büyüğüne bakılmaksızın hakkın ve hukukun üstün olduğunu nazara vermektedir. İslam medeniyetinin asıl hedefinde ise, kişinin mutlak maddi menfaatleri ve egoizmi olmayıp, ahlak, fazilet ve Allah rızası bulunmaktadır. Hayata bakış ve yaşayış noktasında, kâinatta tezahür eden yardımlaşma ve dayanışma düsturunu esas alan İslam medeniyeti, hayatı bir kavga ve mücadeleden ibaret gören ve gösteren Batı medeniyetiyle yine temelden ayrışmaktadır. Beşeri topluluklar ve sınıflar arasındaki ilişki ve bağlarda ise, kendinden olmayanı imhaya çalışan ırkçılık ve menfi milliyetçiliği reddeden İslam medeniyeti, din, dil, ırk, mezhep gibi hususları Batı medeniyetinin tersine, ayrıştırıcı ve bölücü olarak değil de, birleştirici birer zenginlik vasıtası olarak görmektedir. Bu medeniyetler mukayesesinde son olarak da, ulaşmak istediği gaye ve sonuçlar açısından İslam medeniyetinin, insanı, nefsani heveslerinin peşinde koşan basit bir canlı olmaktan çıkarıp, hayvani duygularının tersine, ulvi ve yüksek hissiyatını beslemek suretiyle ruhunu yücelterek, insanı mükemmellik mertebelerine sevk etmeyi gaye edindiğini belirtmek gerekir.

YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.
Üye girişi yapmadınız. Misafir olarak yorum ekleyebilirsiniz. Üye olmak için tıklayın.
  Yorumcuların dikkatine…

İmlası çok bozuk,
Büyük harfle yazılan,
Habere değil yorumculara yönelik,
Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan,
Argo, küfür ve ırkçı ifadeler içeren,
Bir iki kelimelik, konuyu zenginleştirmeyen,

yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR.

Bu haber henüz yorumlanmamış...

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Deniz Zeyrek’ten Kağıt Müzesi’ne tam not
Gazeteci ve yazar Deniz Zeyrek, Yalova’da bulunan İbrahim Müteferrika ...
Gazeteler bugün ne yazdı? (31 Ocak)
Gazeteler bugün ne yazdı? (31 Ocak)
Bu hafta hangi filmler vizyonda? İşte haftanın filmleri...
Bu hafta hangi filmler vizyonda? İşte haftanın filmleri...
 
Gazeteler bugün ne yazdı? (30 Ocak)
Gazeteler bugün ne yazdı? (30 Ocak)
Ali Haydar Fırat'tan dikkat çeken çıkış: "Türkiye'de muhalif medya yoktur"
Gazeteci Ali Haydar Fırat, Türkiye’de muhalif medya olmadığı yönünde dikkat ...
İnci Taneleri üçüncü sezonuyla dönüyor
Kanal D'nin bu akşam üçüncü sezonuyla izleyiciyle buluşmaya hazırlanan ...
 
Ahmet Hakan yazdı: İran işini de Reis mi çözecek?
Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan bugünkü köşesinde İran'da son gelişmeleri kaleme aldı.
Gazeteler bugün ne yazdı? (29 Ocak)
Gazeteler bugün ne yazdı? (29 Ocak)
Putin'in korumaları tanımadıkları Türk Bakana dirsek attı! Emir 'Kemal Beyin adamları!'
Putin'in korumaları tanımadıkları Türk Bakana dirsek attı! Emir 'Kemal Beyin adamları!'
 
SOSYAL MEDYADA TAKİP ET
FACEBOOK'TA TURKTIME
TWITTER'DA TURKTIME
 
KATEGORİLER
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
ETİKETLER
  •KÜNYE
  •İLETİŞİM
  •REKLAM
 
 
  •Güncel
  •Siyaset
  •Dünya
  •Medya
  •Magazin
  •Spor
  •Kültür
  •Sağlık
  •Ekonomi
  •Dünya
  •Spor
  •Kültür
  •Ekonomi
  •Sağlık
  •Medya
  •Siyaset
  •Güncel
  •Dünya
  •Spor
  •Kültür
  •Ekonomi
  •Sağlık
  •Medya
  •Siyaset
  •Güncel
  •Aktüel
ÖSYM
hamza hamzaoğlu
konya
ihracat
ygs 2015
Ayşe Ersöz
Ezgi Mola
Akhisar Belediyespor
telefon