Medeniyetinin dayandığı temel esaslardan biri olan, başkasını yutmakla beslenmeyi her devirde şiar edinen Batı dünyasının, gayrı meşru çocuğu sıfatıyla, doğduğu 1948’den bu yana, başta İslam âlemi olmak üzere tüm dünyanın başına bela olmasıyla bilinen İsrail, Batı’nın kural tanımaz en zorba gücünü temsil eden ABD ile birlikte Siyonist emperyal hedeflerini gerçekleştirmek uğruna İran’a yaptıkları saldırılarla, rejimi devirip ülkeyi üç dört parçaya bölmenin ve diğer İslam ülkeleriyle de bir mezhep ve kardeş savaşı çıkarmanın hesabını yapmaktırlar. Bu hesabın gerisinde ise, İsrail’in teo-politik bir sapkınlık haline getirdiği arz-ı mev’ud, yani Yahudi hahamların tahrif ettikleri Tevrat’ta sınırlarını çizdikleri vaat edilmiş topraklar safsatasını hayata geçirmek hedefi yatmaktadır. Bu ütopyasına ulaşmak için gözünü iyice karartan Siyonist terörizm, Nil’den Fırat’a kadar diyerek sloganlaştırdıkları ve içerisinde, Suriye, Irak, Ürdün ve Lübnan’ın tamamı ve Mısır’ın kuzey doğusu ile Suudi Arabistan’ın kuzeyinden başka İran’ın batısı ve Türkiye’nin de güney doğu bölgesinin bulunduğu, vaat edildiğini sandıkları bu toprakların haritasını askerlerinin üniformalarına işleyecek kadar da motivasyonlarını her daim diri tutmaktadır. Filistin’de 1948’de başladığı işgal, zulüm ve katliamlarını, Gazze’de 8 Ekim 2023’ten itibaren barbarca bir soykırıma dönüştüren Siyonist terör rejimi, şimdi de kendine tehdit gördüğü İran’ı, ABD’yi de bu uğurda maşa olarak kullanmak suretiyle, 78 yıldır paspasa çevirdikleri uluslararası hukuku da yine hiçe sayarak, diğer pek çok İslam ülkesinde yaptıkları gibi, kukla ve uydu bir yönetimle esir almanın planlarını yapmaktadır. ABD ve İsrail’in bölgedeki her hamlesi, nihai hedefleri olan ‘Büyük İsrail’ projesine hizmet ederken, İslam ülkelerinin ise, aralarındaki cüz’i ihtilafları bir kenara bırakıp bu Siyonist emperyal kuşatmaya karşı İttihad-ı İslam çatısı altında birleşmedikleri sürece, celladının kılıcını yalayarak sırasını bekleyen sefil kurbanlıklardan öteye de bir farkları kalmayacaktır.
İsrail’in güvenliğini, kendi milli güvenlik siyaset belgesine alarak en temel görevleri arasında sayan ABD’nin, İran’a karşı İsrail’i koruma misyonunun yanı sıra, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezini de ele geçirmek suretiyle, petrol ve doğal gaz ihtiyacının % 80’den fazlasını İran’dan sağlayan Çin’in enerji kaynağına çökerek, üretim ve ticaretini baltalamak için de bu Siyonist – emperyal savaşın içinde yer aldığı görülmektedir. Üretim üssüne dönüşerek doların rezerv para olmasını da devre dışı bırakan hamleleriyle ABD’nin dünya çapındaki ekonomik ve ticari hegemonyasını ciddi ölçüde sarsan Çin’in, İran’ın ekarte edilmesi ihtimalinde oluşacak böylesine bariz bir tehlikeyi önceden görerek, sırf kendi menfaatleri için bile, ABD ve İsrail’e karşı İran’ı yalnız bırakmaması gerekmektedir. Çin, her ne kadar İran petrollerini Pakistan üzerinden borularla bir liman vasıtasıyla aldığı için, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından şimdilik etkilenmese de, İran’ın savaştaki muhtemel bir yenilgisi karşısında, doğrudan bedel ödeyenler arasına girmiş olacaktır. Savaş öncesine kadar İran’ın yanında konumlandığı izlenimi veren Rusya’nın da, ABD-İsrail saldırılarını uluslararası hukuka aykırı olduğunu söylemekten öteye bir reaksiyonu olmamıştır. Ukrayna’ya karşı 4. yılına giren işgal ve saldırılarında, birçok savaş suçu işlemiş olan Rusya’nın, uluslararası hukuka uyulması gerektiğinden bahsetmesinin ise, yasak savmasının yanında emperyalist bir dalga geçmek anlamına geldiği açıktır.
‘Önleyici Saldırı’ ve ‘Öncü Meşru Müdafaa’nın Hukukta Yeri Var mı?
ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a karşı 28 Şubat’ta başlattığı hava saldırısını, özellikle iç kamuoyunu ikna etmek adına, “biz saldırmasaydık İran saldıracaktı, İran füzelerle ABD’yi vuracaktı, saldırmasaydık iki hafta sonra nükleer silahlarını yapacaklardı” türünden, Donald Trump’ın yaptığı bu açıklamalar, ‘Bush Doktrini’ olarak da bilinen önleyici saldırı ve peşin / öncü meşru müdafaa anlayışını ifade etmektedir. Hâlbuki uluslararası hukukun çok açık bir ihlali olan bu önleyici saldırı doktrini, ABD’nin Irak’a karşı yürüttüğü saldırı ve işgallerini meşrulaştırmak için, o dönemki Başkan George W. Bush tarafından, Irak’ta kimyasal silah var yalanı üzerinden uydurulmuş ve yaptıkları tüm zulüm, katliam ve hukuksuzlukları, önleyici bir meşru müdafaa yapıyor gibi, hukuki bir ilke kılıfında canavarlıklarını örten bir maske olarak tüm dünyaya pazarlanmıştır. Devletlerin hangi durumlarda meşru müdafaa hakkını kullanabilecekleri 1945 tarihli BM Anlaşması’nın 51. maddesinde hükme bağlanmıştır. ABD ve İsrail’in 28 Ocak 2026’da, diplomatik müzakerelerin sürdüğü ve saldıracağına dair hiçbir somut emare görülmeyen İran’a karşı yaptıkları ortak saldırıları ‘önleyici saldırı ve meşru müdafaa’ yapmışlar gibi meşrulaştırmaya kalkmalarının, başta BM Anlaşması m. 51 olmak üzere hiçbir uluslararası hukuk normunda karşılığı ve dayanağı bulunmamaktadır. İsrail ve ABD’nin, Siyonist-emperyal saldırılarına başladıkları daha ilk gün, İran’da kız çocuklarının bulunduğu bir ilkokulu füzelerle vurması sonucunda 12 öğretmenle birlikte 168 kız öğrencinin ölümüne sebep olmaları, ‘önleyici saldırı doktrini’ gibi, evrensel hukukta hiç yeri olmayan uydurma bir ilke ve norm ile asla mazur ve meşru gösterilemez. Bu okulda eğitim görmekte olan 7 ile 12 yaş aralığındaki kız öğrencilerin İsrail ve ABD’ye füzelerle nükleer bir saldırı yapmalarından mı korkmuşlardır acaba? Ne kadar haklı da olsa, bir savaş ortamında hastaneler, ibadethaneler ve eğitim kurumlarının da vurulmasını açık bir savaş suçu kabul eden uluslararası hukuk düzenine rağmen, hâlihazırdaki dünya konjonktüründe maalesef, hukukun gücüne rest çekip güçlünün ve zorbalığın hukukunu dayatan Siyonist terörizmin ve emperyal ABD barbarlığının vahşi orman kanunları hüküm ferma olmaktadır. İran’daki okulda İsrail-ABD işbirliğiyle gerçekleştirilen bu katliamda öldürülen çocukların onda birisi, şayet İran füzeleriyle İsrail’deki bir okulda vurulmuş olsaydı, medeniyet maskeli Batılı ülkeler başta olmak üzere tüm dünyanın tek vücut olarak, uluslararası hukukun kendilerine işletmedikleri tüm kurum ve kurallarını, İran’ı linç etmek için kullanacaklarına şahit olunurdu. 8 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de on binlerce çocuğu en barbarca yöntemlerle soykırıma tabi tutan Siyonist terör rejimi İsrail ve O’nun tam destekçisi ABD için, İran’daki bir okulda 168 kız çocuğunun katledilmesinin pek de bir kıymeti harbiyesi yokmuş ki, başını çektiği Batı’nın soykırımdan sabıkalı pek çok ülkesinden, bu savaş suçunun failleri olan İsrail ve ABD’ye karşı kayda değer hiçbir tepki de ortaya konmamıştır.
Siyonist terör rejimi İsrail’in, İran’a yönelik saldırılarında ABD’yi koçbaşı olarak kullanmasının gerisinde, çocuk istismarcısı ve pedofili düşkünü pek çok ülke lideri ve yöneticileriyle birlikte, ABD Başkanı D. Trump’ın da adı ve görüntülerinin kayıtlarında yer aldığı Epstein belgelerini, medyadaki Siyonist güç ve tahakkümüyle dünya kamuoyuna ifşa etmekle tehdit etmesinin büyük etkisi olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar ABD’nin de, İran üzerinde, O’nun petrollerini kontrol ederek Çin’i sıkıştırmaya yönelik jeopolitik hedefleri bulunmakla beraber, arz-ı mev’ud ütopyasıyla gözü dönmüş İsrail’in, Epstein dosyaları üzerinden yaptığı tehdit içerikli yoğun baskıları karşısında, İran’a saldırı sürecini öne alarak daha da barbarca yöntemlerle sonuca ulaşmaya çalıştığı görülmektedir. Kendisi de bir Yahudi olan Jeffrey Epstein, Karayip Denizi’nde sahibi olduğu ve reşit olmayan kız çocukların istismar ve kaçakçılığı için bir merkeze dönüştürdüğü Little St. James Adası’na getirip götürdüğü devlet yöneticilerini, pedofili sapkınlıklarıyla adeta esir almak suretiyle, Siyonizmin emperyal hedefleri uğruna, her yolu mübah gören Makyavelizm’in en vahşi ve ahlaksız örneklerini sergilemiştir. Donald Trump, yerlilerin Pedofil Adası dedikleri bu yere gelip gittiği iddialarını kabul etmese de, Epstein ile sıkı bağlantı içinde olduğuna dair bilgi ve görüntüleri üzerinden, Siyonist lobi ve medya tarafından şantajla köşeye sıkıştırılarak, ABD’yi, İsrail’in sapkın ve ütopik hedefleri için koçbaşı olmaya adeta mahkum etmiştir. Bu da, Batı zihniyetinin kültür ve medeniyet kodlarında yer alan, salt kendi menfaatine odaklanarak, rakip gördüklerini kavga ve savaşla yok etmenin yanı sıra, diğer ülke ve milletlerle ilişkisinde de, kendi dışındakileri bölüp, parçalayarak yutmaya dayalı davranış formatının, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında olduğu kadar, hedefleri çatıştığında birbirlerine karşı da acımasızca devreye girdiğini göstermektedir.
Siyonist-Emperyal Hedeflerin Sarsılması ve Mescid-i Aksa’da Sahte Bayrak Tehdidi
Büyük bir istihbarat zafiyeti göstererek, 28 Şubat 2026’da başlayan İsrail-ABD saldırılarının daha ilk gününde dini lideri Ali Hamaney ile birlikte çok sayıda yönetici ve komuta kademesini kaybeden İran’ın, özellikle rejim muhaliflerince başlatılan bir isyan ve iç karışıklıkla çöküş yaşamasını isteyen Siyonist-emperyal cephe, bu beklentilerinden bir sonuç çıkmamasının yanı sıra, savaşın getirdiği ağır ekonomik maliyetin de baskısıyla, iç kamuoyu ve uluslararası arenada ciddi tepkilere maruz kalmaktadır. İran’ı da Venezuela gibi zannederek, liderini etkisiz hale getirince rejimin sarsılıp ayaklanmalarla düşeceğini ve tayin edecekleri kukla bir yöneticiyle tüm ülkeyi ve enerji kaynaklarını kontrol altına alacaklarını hayal eden ABD’nin, Gazze soykırımcısı İsrail’le birlikte, umduklarını bulamamak bir yana, ekonomik maliyetin de ötesinde siyaseten çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmaları kuvvetle muhtemel görünmektedir. İran’ın balistik füzelerle yaptığı misilleme saldırılarıyla Tel Aviv ve Hayfa başta olmak üzere, maruz kaldığı zarar ve yıkımı uluslararası medyanın görüp yaymasını yasaklayan Siyonist rejim, kendi ülkesinde terörist olduğu mahkeme kararıyla tescillenen Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar ben Gvir ile birlikte, bazı üst düzey yöneticisinin öldüğüne dair iddiaları da ört bas etmeye çalışmaktadır. İsrail, uluslararası ilişkilerde “sahte bayrak operasyonu” denilen bir yöntemle, yani kendisinin fırlatıp İran’a mal etmeye kalktığı füzelerle savaşı daha da geniş bir alana yayma girişimlerinden geri durmadığını göstermektedir. İşte Gazze soykırımcısı İsrail’in, böylesine alçakça bir yöntemle, savaşın bu kaotik ortamında İran tarafından saldırılmış gibi göstererek, Kudüs ve özellikle Mescid-i Aksa’yı da yıkma hedefiyle hareket etme istek ve potansiyelinin hayli yüksek olduğuna dikkat çekmek gerekir. Ramazan Ayı olmasına rağmen, Mescid-i Aksa’yı savaşın başından bu yana tamamen kapatarak Müslümanların ibadetine engel olan Siyonist rejimin, üçüncü kez mabetlerini inşa etmek niyetiyle, bu savaşı fırsat görüp, sahte bayrak kılıfında suçu da İran’a atmak suretiyle, Mescid-i Aksa’ya karşı haince ve düşmanca bir saldırıda bulunmasını önlemek için İslam âlemi başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun da daima uyanık tutulmasında yarar vardır.
|
Yorumcuların dikkatine… • İmlası çok bozuk, • Büyük harfle yazılan, • Habere değil yorumculara yönelik, • Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan, • Argo, küfür ve ırkçı ifadeler içeren, • Bir iki kelimelik, konuyu zenginleştirmeyen, yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR. |
Bunlar da ilginizi çekebilir...