Merhum Sezai Türkeş, vefatından önce, çok hayırlı bir girişimde bulunmuş. Belli bir standardın üzerindeki yetenekli gençleri eğitmek üzere, bir eğitim kurumu kurmuş.
Gebze'de, TÜBİTAK'ın karşısındaki tepede, geniş bir arazi satın alarak, mükemmel düzeydeki binaları kondurmuş. Vefat ettiğinde, okuldaki öğrenci sayısı 56 imiş ve okul, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış.
Sonunda, Türk Eğitim Vakfı ve bir avuç hayırsever işe el atmış. Her yıl 50 öğrenci alarak, okul mevcudunu 200'ün üstüne çıkarmışlar. Ve parası olmayandan, hiç para almaksızın; geri kalanlarından, bütçe olanakları ölçüsünde para alarak, okulu tekrar yaşama geçirmişler. Bugün, standartların üzerinde, 206 kız ve erkek öğrencinin okuduğu ve tümü yatılı olan bir okul, eğitimini sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde, "Cumhuriyet" konusunda bir konferans vermek ve söyleşi yapmak üzere, bu kuruma, "Türk Eğitim Vakfı Bilgin Türkeş Eğitim Kurumu" na gittim.
* * *
“Cumhuriyet" dediğimiz zaman, söze Atatürk'le başlamak, kaçınılmaz oluyor. Doğal olarak, ben de öyle başladım. Fakat ülkemizin bu en iyi yetişmiş ve en yetenekli öğrencilerinde; bu konularda, bir kuşku sezdim. Konferans sonrası söyleşi bölümünde de, sorulan sorularda, aynı kuşku ve güvensizliği gözledim.
Günümüz gençlerinin büyük bir bölümüne göre Atatürk, "ideal" olarak benimsenecek bir önder değil. Dini ağırlıklı bir eğitimden gelen ve "laik cumhuriyetimize", soğuk bakan bir kısmı için Atatürk; bu düzenin, kurucusu olarak dışlanıyor. Çağdaş eğitim alan ve gerçekten demokrasiye inanan ve insan haklarını ön plana çıkartan gençlerimiz de; Atatürk'ü, "demokrat olmamakla" ve ülkemize demokrasiyi getirmemekle suçluyorlar. Her iki gruptaki gençlerimiz de, bizim çocuklarımız. "Ne halleri varsa görsünler", diyemeyiz. Bu gençleri, kazanmak zorundayız ve bunun için de, Atatürk'ü doğru anlatmalıyız.
Bu gençlerimizi, yukarıda da belirttiğim gibi; iki farklı grup içinde mütalaa ediyorum. Bir grup, Osmanlı'ya dönüşü istemese bile, Atatürk ve yakın arkadaşlarının, Vahdettin'e haksızlık ettiğini düşünüyorlar. Utanmasalar, Damat Ferit'e de haksızlık edildiğini dile getirecekler. Diğer grup ise; Atatürk'ü, yeterince demokrat olmamak ve demokrasiyi getirmemekle, suçluyorlar. Konuya, daha çağdaş bir yaklaşım içinde gibi görünüyorlar. Bugün ve perşembe günü birinci gruptaki gençlerimizin kafasını karıştıran konulara değineceğim. Cumartesi de, ikinci grupta yer alan gençlerimizin endişelerini ortadan kaldırmaya çabalayacağım.
* * *
“Üfürükten", bir tarih yazımı, ortaya çıktı. "Üfürmek" fiilini, bilinçli olarak kullanıyorum. Gerçekten, konularla ilgisi olmayan ve bilgisi de çok sınırlı olan kimi yazarlarımız; kendilerine, gülünç bir, "amatör tarihçi" sıfat ve unvanını vererek, gazete ve dergi köşelerinde, "fink atıyorlar". (Ben, tarih eğitimi almadığım için; kendimi, asla "tarihçi" olarak isimlendirmedim. Bunun bilinmesini isterim). Hatıralar, tarih biliminin kaynakları arasındadır. Fakat bir hatıranın kaynak olabilmesi için, birkaç benzer hatırayla desteklenmesi gerekir. Bizde böyle olmuyor. Yarı bunamış bir adamın anımsadıkları, kimileri için, "tarihsel gerçek" oluveriyor...
Bir ara, Lozan tartışmaya açıldı. Daha sonra, Mustafa Kemal'in Samsun'a gittiği Bandırma vapuru, lüks bir yolcu gemisi yapıldı. Bir kısım "aklı evveller", Anadolu savaşının, mevzi bir Türk-Yunan savaşı olduğunu iddia ettiler. Son zamanların gözde konusu Vahdettin oldu. Abdülhamit'in büyüklüğü konusunda iman edenler, bunu kabul ettirdikleri düşüncesiyle, şimdi Vahdettin'i kalemlerine doladılar. Vahdettin, vatan haini değil, büyük bir vatan severmiş ve Atatürk'ü yurdu kurtarması için Anadolu'ya, Vahdettin göndermiş...
* * *
Önce şunu vurgulamak gerekir ki; aklı başında hiç kimse Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderenin Vahdettin olduğunu inkar etmez. Zaten böyle bir şey, mümkün değildir. Fakat önemli olan şey, Vahdettin'in "amacı" dır. Bu konu, tartışılabilir.
Kaldı ki; hiç kimse, tümüyle "siyah", ya da, "beyaz" değildir. Vahdettin; kuşkucu, karamsar ve kolay etki altına giren, zayıf karakterli bir insandı. En son kiminle konuşursa, onun etkisi altına girerdi. Fakat ne tümüyle "vatan haini", ne de tümüyle "vatan sever" değildi. "Saltanatını" kurtarmaya çalışırken, muhtemelen vatanını da kurtarmak istemiş olabilir. Fakat nasıl?...
* * *
Konuya perşembe günü devam edeceğim.
(Bugün)
|
Yorumcuların dikkatine… • İmlası çok bozuk, • Büyük harfle yazılan, • Habere değil yorumculara yönelik, • Diğer kişilere hakaret niteliği taşıyan, • Argo, küfür ve ırkçı ifadeler içeren, • Bir iki kelimelik, konuyu zenginleştirmeyen, yorumlar KESİNLİKLE YAYIMLANMAYACAKTIR. |
Bunlar da ilginizi çekebilir...