Bir halk otobüsünde başlar bazen hayatın en yalın sahnesi. Kalabalığın arasında ayakta sallanan genç, yüzünde dalgınlık değil, endişenin gölgesi taşır. Yanında oturan yaşlının gözleri, yalnızca bulanık görmekten değil, yılların sessiz ağırlığından pusludur. Anne çocuğunu düşünür; akşam ne pişireceğini değil, geleceğin nereye gittiğini…
Ve biz, bir yerlere yetişme telaşında onların hikâyelerini görmeden geçip gideriz. Oysa insanı anlamak, göz göze gelmeden de mümkündür; yeter ki yürek gözü açık olsun.
Bir çocuğun yürüyüşü anlatır her şeyi. Sırtındaki çanta yalnızca defter değil, bazen bir evin bütün yükünü taşır. Anaokulu çocuğu ise beslenme çantasına değil, belki de annesinin sevgisine, güvencesine sımsıkı sarılmıştır. Onlar küçük elleriyle, büyük hikâyeler taşır.
Bir market rafında dolaşan bir vatandaşın, her üründe sessizce yaptığı muhasebeyi görmek gerekir. Etiketteki rakam değil, gözlerindeki hesap asıl gerçekliği anlatır. Kuyrukta dikilen bedenler vardır; kimisinin omuzları çökmüş, kimisi sabırla susmuş. Bir duruşta, bir bekleyişte bir ömrün izi okunur bazen.
“Yoksulları anlamak istiyorsanız, onların yaşadığı hayatı hayal etmeyin, hissedin.”
— Victor Hugo
Parkta sessizce yanınıza oturan bir adam, cümlelerinden çok sesiyle anlatır hikâyesini. Anlaşılmamanın sesini... Ve siz orada, eğer gerçekten duyuyorsanız, sadece insanın değil, insanlığın sesini işitirsiniz.
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”
— Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Demek ki siyaset kalpten başlamadı.
Peki eğer kalpten başlasaydı, bu kadar mutsuz insan, bu kadar geçim sıkıntısına düşen insan, bu kadar çaresiz, ezilen insan olur muydu? Her sokakta, her pazarda, her evde bir yürek kırılırken, siyaset yalnızca gündem değil, yaşamın kendisi olmaz mıydı?
İnsanı anlamadan, acısını hissetmeden, geleceğe dair sözler vermek, sadece boş bir uğraş olurdu. Kalpten başlamayan siyaset, sadece koltuk peşinde koşar; kalpleri dolduramaz, umutları onaramaz.
Ve şimdi, bir soru düşüyor ortaya:
Eğer tüm bunları görmediyseniz, hissetmediyseniz, duymadıysanız...
Neden siyaset?
Neden aynı ses ve aynı yankı?
Siyaset yalnızca kürsülerden konuşmak, vaatte bulunmak, kalabalıklara seslenmek değildir. Siyaset: Annenin gözündeki endişeyi okumak, çocuğun düşen omzuna el olmak, yaşlının puslu bakışına dostlukla karşılık vermektir.
Halkın kalbine dokunmayan, onu görmeyen bir bakış, koltuklara değil, insanlığa uzak kalır.
Bir siyasetçi olmanın ÖN koşulu; halkı sadece görmek değil, onları yüreğinde taşımaktır.
“Gerçek ahlak, gözle görülmeyen bir acıya karşı bile sorumluluk hissetmektir.”
— Albert Schweitzer
Ama
İnsanı anlamak için göz değil, yürek yeter.