![]() |
Yıl bilmem kaç… Bilmem hangi inşaat firmasından topraktan bir ev satın almaya karar verdik. Bu evi almaya niyetlenmemizde iki temel faktör vardı: Birincisi, kısıtlı bütçemiz. Yani bir ev almaya asla yetmeyecek, belki ancak bir araba parası kadar olan varlığımız. İkincisi ise firmanın televizyonlarda dönen o çok cazip, şaşaalı reklamları.
Reklamda kim oynuyordu dersiniz? Petek Dinçöz. Ekranın sevilen yüzünün reklamını yaptığı bu firma, son derece uygun fiyatlarla lüks daireler vaat ediyordu. Şık ve gösterişli bürolarına gittik; bir ev sahibi edasıyla oturduk, çayımızı içtik ve istenen parayı sorgulamadan yatırdık.
Hiç sorgulama ihtiyacı duymadık. Çünkü ekranın karşısında Petek Dinçöz vardı. Severdik, güzel şarkı söyler, güzel dans ederdi; tanıdığımız, ekran vasıtasıyla hayatımıza giren biriydi. Tanıdığımız bir insan bizi kandırmazdı herhalde. Nitekim o kandırmamıştı belki ama neticede biz mağdur olduk. Hem de çok acı bir şekilde… Bütün varımız yoğumuz oydu.
Yine de şanslı sayılırız, biz en az kayıp yaşayanlardandık. Bizi aşan büyük bir mağduriyet tablosu vardı ortada. Ucuz ev sevdasıyla birkaç tane daire satın alanlar olmuştu. Herkesin sığındığı bahane ise aynıydı: "Canım, herhangi bir firma değil ki bu! Bak, reklamında Petek Dinçöz oynuyor."
Sonrasında süreç mahkemelere, eylemlere ve sancılı bekleyişlere uzandı. Gel gör ki günün sonunda paramızı, umudumuzu ve hatta sağlığımızı kaybettik.
İşte bu sancılı süreç bana hayatın en yalın dersini öğretti: Ekrandaki yüz Petek Dinçöz de olsa, Hülya Avşar da olsa, Kadir İnanır da olsa… O sadece bir reklam. Bir ekran yüzünün varlığı ile bir yapının veya firmanın güvenirliği tamamen farklı iki başlık. Ünlü biri bir işin vitrinindeyse, bu sizin risk altında olmadığınıza dair bir garanti sunmaz.
Öyleyse ne yapmalı? İşi reklam yüzüne bırakmayıp başka önlemler almalı. Belediyeden ruhsatı sorgulamalı, gayrimenkul ve hukuk desteği almalı, o toprağın veya projenin hukuki durumunu teyit etmeli. Sözleşmedeki maddelerde ne var ne yok incelemeli. Bütün bunları yapmayıp sadece ekranda gördüğümüze inanır, körü körüne bağlanırsak, günün sonunda hayal kırıklığına uğramak kaçınılmaz olur.
Peki, ben buradan nereye gelmek istiyorum?
Ahbap Derneği’ne ve onun simge ismi Haluk Levent’e…
Haluk Levent öyle bir dönemde karşımıza çıktı ki; bir anda her derde koşan, ihtiyaç sahiplerinin koruyucusu, toplumun her kesimini kucaklayan bir "Haluk Abi" figürüne dönüştü. Dolayısıyla birçoğumuz, kurumun arka planını, kurumsal yapısını, denetim mekanizmalarını ya da icraatlarını incelemeye lüzum görmeden yalnızca o isme güvendik. Çadır lazım dedik, Haluk Levent; kan lazım dedik, Haluk Levent; can dedik, yine Haluk Levent.
Ancak zaman bize gösterdi ki, bireysel popülarite ve iyi niyet algısı, şeffaf ve kurumsal bir sistemin yerini tutamaz. Bir yapının temsilcisi ne kadar sevilen bir simge olursa olsun, sorgulamayı bıraktığımız an yanılma payımız artar.
Buradan çıkarmamız gereken esas ders şudur: Bir yapının veya projenin vitrininde çok sevilen, sorgulanmasını zorlaştıran popüler bir isim varsa, tam da bu yüzden iki kat daha fazla sorgulamak zorundayız. Karşımızdaki öz kardeşimiz dahi olsa, bir teklifle geldiğinde masaya oturup detayları araştırabilmeli, verileri inceleyebilmeliyiz. Çünkü insanı en çok, güvenine koşulsuz teslim olduğu yapılar ve isimler yanıltır.
Hukuk profesörlerinin sıkça dile getirdiği o malum tespiti unutmamak gerek: "Bütün uyuşmazlıklar ve kırılmalar, birbirine gözü kapalı güvenen insanların arasında başlar."