İnanmadığı Allah'a saldıranlar! Seçici cesaret, cesaret değil kardeşim! Ah şu danışmanlar! 
Talat Atilla

 

 

İktidara duyulan öfkeyi, onun dayandığı sosyoloji diyerek inanan insanlardan çıkarmak sadece toptancı bir yaklaşım değildir; aynı zamanda inanmayanların meşru eleştiri alanını da daraltan büyük bir yanlıştır.

Komedyen Deniz Göktaş'ı ters kelepceleyerek tutuklamak inanan kitleyi hedef almayı azaltmayacak, aksine çoğaltacak. Bunun yerine "Bak Deniz kardeşim ve onun gibi düşünenler; inanç, iktidarların da üstünde bir kaledir.  Bu kaleden düşecek her taş hepimizin başını yarar. İktidar başka, inanç başka. İktidarlar gider, inançlar kalır" başlıklı bir anlatım daha iyi olabilirdi. 

Mevzu aslında o kadar karışık değil...
Budistin ineğine gösterdiğin saygıyı, kapı komşunun inandığı kutsala göstermiyorsan; sorun özgürlük değil, tutarsızlık ve içi boş bir inat olarak kabul edilir... 
Sahi, bu inat niye? 
Allah'a saldırmak, bazı ideolojik çevreler için hep bir üst kimlik inşa etme çabası oldu. Oysa bu, cesaret ya da entelektüellik değil; yıllardır tekrar edilen alışılmış bir cehaletin ve kolaycılığın ifadesi değil midir? 

Son yaşanan Deniz olayı bir gerçeği yeniden gösterdi: Buradaki çelişki, yalnızca inanmadıkları bir kutsalı hedef almaları değil; o kutsala inanan milyonlarca insanı tahkir etme iştahları...

Türkiye'de uzun süredir siyasi öfke ile dini hassasiyet bilinçli ya da bilinçsiz biçimde birbirine karıştırılıyor.

Dinin siyasete alet edilmesinin başka bir yolu da tam budur işte. İnanmadığın ya da beğenmediğin ya da senden farklı inançlara saldırmak...

Teolojik olarak dinin istismarı var mı? Elbette var; dün de vardı, bugün de var. Ama ironik olan şu: Sekülerler, itiraz ettikleri yöntemlerin başka bir versiyonunu üretmeye devam ediyor.

Muhalefetin bir bölümü, muhafazakâr iktidara duyduğu tepkiyi dindar insanlar üzerinden dışa vuruyor. Oysa iktidar ile inanan insan aynı şey değildir. Siyasi hesaplaşma başka, kutsala hakaret başkadır.

Bu tavır, öfkeyi boşaltan anlık bir rahatlama sağlayabilir. Sosyal medyada alkış da getirebilir. Ancak götürdüğü, getirdiğinden çok daha fazladır. Çünkü hakaret, ikna etmez; yalnızca kırar ve kutuplaştırır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fransız Devrimi'nin din karşıtı taşkınlıkları toplumsal barışı güçlendirmedi. 

Sovyetler Birliği'nin devlet eliyle yürüttüğü ateizm politikaları inancı ortadan kaldıramadı. 

Çin Kültür Devrimi'nde kutsal değerlere açılan savaş da geriye yalnızca toplumsal travmalar bıraktı. İnsanların kutsallarına saldırmak hiçbir dönemde kalıcı bir toplumsal uzlaşma üretmedi.

Bu bir çifte standarttır. Budistle geçemediğin dalgayı, Hindu'yla yapamadığın alayı, Yahudiye yöneltmeye cesaret edemediğin hakareti Müslümanlarla yapmayı ifade özgürlüğü sayıyorsan, burada evrensel bir ilke değil, seçici bir cesaret vardır. Bu da özgürlük değil, tutarsızlıktır.

Türkiye'nin ihtiyacı, insanların kutsalına saldırarak siyasi kavga yürütmek değil; farklı hayat tarzlarının birbirine saygı göstermesidir. Çünkü kutsala saldırarak iktidardan intikam alamazsınız. Yalnızca aynı ülkeyi paylaştığınız insanlarla aranıza daha kalın duvarlar örersiniz.

İktidarı eleştirmek ana sütü gibi haktır. Ama bunu, iktidar sosyolojisini çok aşan bir kitle olan inananlara yöneltmek; ayıptır, haksızlıktır ve muhatabını değersizleştirir.

Ve elbette şu tutuksuz yargılamayı da öğrenmemizin zamanı geldi, geçiyor! Kendisi teslim olan biri niye kaçsın? 

Kaçtı diyelim... Hukukun işi varsayımlarla değil, somut risklerle hareket etmek değil mi? 

CANLI TİYATRO VE PERDE! 

Siyaset değil, bitmeyen bir tiyatro izliyoruz. Kılıçdaroğlu koltuğu bırakmaz; bırakacakmış gibi yapıyor.
Özgür Özel, Mansur Yavaş'ı aday yapmaz; yapacakmış gibi davranıyor.
İmamoğlu, iktidar değişmeden özgürlüğüne kavuşamaz; her an çıkabilirmiş havası oluşturuluyor.
İktidar, kazanacağını gördüğü gün sandığı getirir; getirmeyecekmiş gibi bekliyor...

Vatandaş sessiz; anketçilerle dalga geçiyor. Gazeteciler ise içeri girmeyecek kadar muhalif, dışlanmayacak kadar temkinli davranıyor.

Herkes rolünü oynuyor. Seyirci ise millet.
Fakat tüm bu tiyatrolar sahnelenirken bir cisim yaklaşıyor...
Hayalet gibi ama eti kemiği var. 
Yok gibi ama hissediliyor.
Tanımlamaz bir tuhaflık var. ..
Ensemize rüzgarı değen...
İşittiğimiz ama duyamadığımız.
Bir şey var, çok şey anlatıyor. 

Bir şeyler...
Çok şeyler oluyor sanki...

Mayınlı alanı Orhan Veli'ye bırakıyorum. 
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, fikrim;
Anlatamıyorum...

TUTUKLAMA ADALETİN YERİNİ ALIR MI? 

Fatma Sibel Yüksek'in ispatlanmamış bir iddiayı kesin hüküm gibi yazması yanlıştı; gazetecilikte bunun eleştirilmesi anlaşılır ama binlerce yerde konuşulan bir kulis bilgisi nedeniyle tutuklama, hukuk devleti açısından sorgulanmayı hak eder. İfade özgürlüğü ile sorumluluk arasındaki denge, tutuklulukla değil, adil yargılamayla korunur.

Fatma Sibel Yüksek, hiçbir odağa bağlı olmayan, kendi doğrularıyla yürüyen, güçlü kalemi ve belagatiyle pek çok "ben gazeteciyim" diyeni geride bırakabilecek kıdemli, etkin bir yazardır.

Umarım en kısa sürede özgürlüğüne kavuşur...

PERDE ARKASINDA SİYASET VE EGO! 

Basın müşavirleri ve siyasi danışmanlar çoğu zaman görünmeyen ama etkisi olan aktörlerdir. Kimi zaman öyle bir noktaya gelirler ki, lider adına konuşur, lider adına karar verir, hatta fiilen lider yetkisi kullanırlar. Liderler de bunu çoğu zaman bilir ama işine gelince ses çıkarmaz.

Oysa bu kadar belirleyici bir etkileri olduğuna inanıyorlarsa, perde arkasında kalmak yerine siyasete girip milletin önüne çıkmaları daha doğru olmaz mı?

Söz danışmanlardan açılmışken…
Yeniden Refah Partisi Basın Danışmanı Şerif Varol… Temiz ve etkili bir isim. Ancak ağzında bakla ıslanmayan, kendisine aktarılan bilgiyi manipüle etmeyi iletişim stratejisi hâline getiren yaklaşımının zaman zaman hem kendisine hem de temsil ettiği yapıya zarar verdiğini görmesi gerekir.

DEVA Partisi Basın Danışmanı Ömer Şahin… O da aslen temiz bir Anadolu insanı. Ancak liderini görünmez biçimde yönlendirmeye çalışmak ve kendi önceliklerini partinin önceliği gibi sunmak, uzun vadede ne lidere ne de partiye kazandırır.
Danışmanlık; yön vermek değil, yol göstermektir. Kararı veren danışman değil, lider olmalıdır. Bu denge bozulduğunda faturayı eninde sonunda siyaset ödemiştir. 
Bazı yerler kişisel ego ve hırsı kabul etmez. 
Değişirler mi? 
Sanmıyorum ama takip edecegiz...

VELHASIL: Kendisiyle dost olan, herkesle dost olur. - SENECA 



Sayfa Adresi: http://www.turktime.com/yazar/inanmadigi-allah-a-saldiranlar-secici-cesaret-cesaret-degil-kardesim-ah-su-danismanlar /8349