![]() |
?Bazen hayatın sesini kısıyorlar sanki, ansızın! "Her şeyin koordinat düzleminde yerli yerinde durduğu fakat hiçbir şeyin mevcudiyet hissiyle “orada” tınlamadığı o tekinsiz, o ipeksi ara katman!" Algının bu kaygan zemininde insan kendi varoluşunun yabancısı haline geliveriyor... "Ben sahiden burada mıyım?!" Kendi sesiniz bir yabancının teybe alınmış monoloğu gibi çarpıyor kulak zarınıza... Adımlarınız ise kurmalı bir otomatın ritmik ve duygusuz salınımı… “Sakin ol, delirmedin! Sadece algı sistemine derin bir bakım yapıyoruz!” En asık suratlı anda bile insanı kendi trajedisine güldüren varoluşsal bir ironi bu... Zaman durur bazen yada deli gibi akar! ?Platon’un Mağarasında Bir Hayal Alemi “Düşünüyorum iyi hoş fakat bu düşüncelerin mülkiyeti kime ait?” ?Platon’un o meşhur mağarasından tam kurtulduğunu sanmışken insan dışarıda vadolunan o göz kamaştırıcı güneş yerine her şeyi bir masal sahnesi gibi kuşatan o uyanık hayal alemiyle itisale geçer.... Modernitenin en rafine paradoksu da tam burada nüksediyor zaten: Her şeyi daha net daha yüksek çözünürlükte daha süratli tüketmeye ayarlanmış algımız tam da bu aşırı yüklemeden ötürü infilak ediyor ve nesneleri sadece birer zihinsel tasvir, birer rüya dekoru olarak görmeye başlıyor.... ?Bu durum felsefi anlamda bir bilgi krizidir. Zira zihin dış dünyadan gelen verileri doğru görse de onlara yüklediği "gerçeklik duygusunu" bir süreliğine kaybeder...Aslında bu ruhumuzun en derin savunma mekanizmasıdır..İçimizdeki o sarsıcı yoğunluk ve ağırlaşan yaşam yükü karşısında zihin şalteri indirip dünyayla arasına koruyucu bir rüya perdesi çeker! ?Gündelik hayatın o rasyonel çarkları arasında belirdiğinde ise aklın o tanıdık yarılması baş gösterir... Mühim bir kararın arifesindeki bir toplantıda, duygusallığın en yoğun yaşanıldığı o anda zihninizin tavan arasından bir ses fısıldar: “Bu simülasyonun figüranları kim? Sen hangi sahnedesin?” Sevdiğiniz elinizi tutar, ten tene değer de o temasın sıcaklığı ruhun o uzun yollarından dolayı sanki bir tık geriden ve gecikmeli bir telgrafla ulaşır sanki kalbe! "Gerçeklik sandığımız kadar statik ve de sarsılmaz bir beton kütlesi değildir!" Tam da bu yabancılaşma anlarında o küçük o ehemmiyetsiz görünen anlar aniden kutsal birer sığınağa dönüşür... Bir kuşun kanat çırpışındaki o geometrik zerafet, taze kahve kokusunun genizde bıraktığı o buruk rayiha... İçine düştüğümüz o hayal dünyası derinleştikçe bu çıpalar daha keskin, daha muazzam birer vaha gibi algılanır... Sosyal Yabancılaşma: Sevdikleriyle arasına “camdan bir duvar” örülmüş hissi kadar derin bir izolasyon ve duygusal mesafe oluşur.. İnsanlar can cana birer varlık değil de sanki bir uykunun içinden konuşan hayal silüeti gibidir! Zihinsel Yavaşlama: Konsantrasyon kaybı, karar mekanizmalarında tutukluk ve iş veya okul hayatındaki o rutin yaşamındaki eski motivasyonun kaybolması başlar... Zihin sürekli olarak "Gerçek miyim?" sorusuyla meşgul olduğundan pratik dünyaya odaklanmakta güçlük çeker! "İnsanın aklı ve mantığı asla zeval görmez!" Yani bu hal ve durumlar; zihnin bütünüyle iplerini kopardığı veya bütünüyle gerçek dışı dünyalara savrulduğu bir delilik hali değildir. Kişi, algıladığı bu tuhaflığın bizzat farkındadır ve içten içe dünyayı bir uyku hali gibi izlediğinin bilincindedir... Nedenleri ise tamamen yaşamsaldır: ?İllüzyon Hissiyatının Çekilişi ve Hakikate Dönüş ?Bu geçici kopuş insanı şimdiki anın o yalın mucizesine uyandırır. Toprağa basmanın sertliği, tenimize çarpan rüzgarın soğukluğu, nefes alıp verirken göğsümüzün yükselip alçalması... Beş duyunun o apaçık şahitliği bizi o hayal aleminden çekip var olmanın o mutlak merkezine geri fırlatır...Kendimizi o koruyucu kabuğun kollarına bırakıp hırpalamayı bıraktığımızda ise zihin kendi ritmini bulur ve o katı engeller yavaşça erir... ?Kimi insan bu tekinsiz illüzyonist coğrafyaya kısa ve ürkek ziyaretlerde bulunur..Kiminin aklında ise bu gizemli dünya uzun süreli bir bedevi gibi konaklar! Mühim olanı ise onu bir düşman veya bir yok oluş habercisi gibi görmek yerine “Bugün algım revizyonda ve zihnim iç bakımda!" dinginliğiyle karşılayabilmektir.... Hakikat; hiçbir zaman yekpare, pürüzsüz bir mermer blok olmadı zaten! Bazen kırık, bazen loş, bazen de hafifçe ekseninden kaymış olarak çıkacak karşımıza! “Tamam! " diyebilmek “yine hafifçe eksenimizden taşmışız! diyebilmek... Hayatın o en saf, en samimi ve en felsefi hali de tam olarak bu büyüleyici eşikte gizli değil midir? Günün 'Esra Süntar' sözü: "Sahibi ile bedenin keskin şark içi dansı!
Ne infilak eden bir kozmik felaket var ortada, ne de tiyatral bir dram! Sadece dünya o çok güvendiğimiz “gerçeklik” kürsüsünden sessizce feragat ediyor...
Derealizasyon dedikleri o his tam olarak bu işte:
?Sokakta yürürken binalar tanıdık geliyor gelmesine fakat arkalarındaki betonarmeler mantık çekilmiş de sanki yerini kartondan bir dekora bırakmış gibi!
Yüzler hareket ediyor, dudaklar kıpırdıyor, havada uçuşan kahkahalar işitiliyor!
Siz de mukabele ediyorsunuz o tebessümlere!
Evett!
Sonrasında ise o mekanik gülüşün ardında obur bir soru kemiriyor zihninizi:
Beynin o esnada sergilediği o mağrur illüzyonistlik ise muazzam...
Hem her anı titizlikle müşahede ediyor hem de fısıldıyor sanki mikrofondan:
Dün yıllarca önceymiş gibi gelir!.
Şimdi ise hiç yaşanmamış bir an!
Nesneler biçimini yitirir
?Hakikat bu gizemli ve sarsıcı eşikte epey alaycı, epey müstehzi bir çehreye bürünür. Senelerce o sarsılmaz amentümüz kıldığımız “mutlak gerçeklik” bir anda altımızdan kayan bir buz pistine dönüşür....
Descartes rasyonalizmin konforlu koltuğunda oturup “Düşünüyorum öyleyse varım!” diye o meşhur şerhini düşerken; siz o kurşuni perdenin arkasından sarsılırsınız...
Ve içinizden gelen o sarsılmaz soru döngüsü başlar yine:
Dünya tüm somutluğunu yitirmiş ve sadece kendi rüyasından ibaret bir kurmaca sahnesine dönüşmüştür...
Yine de bu kopukluk insana muazzam bir hakikati muştular:
?İçsel Kopuşun Anatomisi ve Yaşama Etkisi
?Bu derin algı kayması insanın yaşam kalitesi üzerinde çok katmanlı ve sarsıcı etkiler bırakır ancak bu etkileri doğru okumak felsefi karmaşanın içindeki o insan-i haritayı görebilmekle mümkündür.
Ruhsal Girdap: Sürekli bir huzursuzluk, aniden bastıran kaygı nöbetleri ve rüya hissinin getirdiği o derin varoluşsal anlamsızlık. ..
Kişi yaşamın gerçekliğini sorgularken melankolik bir yalnızlığa sürüklenebilir...Hayat adeta bir hayalin içinden akıp giden yabancı gibi durur karşısında insanın!
Bedensel Yankılar: Duyusal hassasiyet (ışıkların çok parlak veya seslerin çok uzaktan gelmesi), baş ağrıları, uyku ritminin bozulması ve o yoğun yabancılaşma anlarında yükselen kalp çarpıntıları!
?Buradaki en hayati emniyet subabı şudur:
-Ağır varoluşsal stres!
-Geçmişten taşınan yorgun anılar!
-Kronik uykusuzluk ya da yoğun gelecek kaygısı!
Bu kurşuni perdenin kalınlaşmasına sebebiyet verir.
Peki bu alacakaranlık patikadan çıkış nereye varır? Bu bir kayboluş değil varoluşun özüne doğru atılan zorunlu bir geri adımdır....Zihin o rüya hissine kapıldığında dış dünyanın sahte pırıltılarından sıyrılıp kendi öz gerçeğiyle yüzleşir...
"Hayatı bazen böyle bir yabancı gibi izlemek aslında bugüne kadar "kesin" doğru kabul ettiğimiz her şeyi yeniden tartma fırsatıdır!"
Çünkü nihayetinde en derin rüya bile sabahın o değişmez kanunuyla yerini uyanışa bırakmaya mahkumdur...Ve o perde yukarı çekildiğinde ise geriye; dünyaya daha dikkatli daha derin bakan ve de var olmanın o yalın mucizesine daha minnettar bir insan kalır...
Esas maharet ise o kaymayı fark ettiğin an varoluşa hafifçe gülümseyebilmekte...
Ve adımları o kaygan zemine inat özgüvenle basarak yola devam edebilmek!
"Hakikatin o buz gibi camı bir kez çatlamaya görsün; insan o çatlaktan içeri sızan gölgesine bakarken aslında kendi ruhunun derinliğini seyreder.Gerçeklik onu hissettiğimiz kadardır ve hissetmeyi yeniden öğrenebiliriz!'
Yer sarsıntıda sağlamlaşır alışınca!
İçindeki vukuat sadece meçhullerin silüeti!
Zihinsel kırbaçların uyandıranaz seni!
Kasdettiğin anılarda gerçeklik süsü var!
Düşlerin peşindeki karanlık tarafın eş unsuru!
BU TAHAMMÜLÜN YANLIŞLIĞI SEVMİŞLİĞİ VAR!"