![]() |
İş insanı Rahmi Koç’un kürsüden anlattığı fıkra ve sonrasında gelişen tartışmalar üzerine... Toplumlar büyük krizlerle değil, küçük cümlelerle çözülür. Bir kahkaha, bazen bir toplumun vicdanını susturabilir. Bir “fıkra”, bazen bir zihniyetin en çıplak itirafına dönüşebilir. Bugün tartışılan şey bir espri değildir; etnik kimlikler üzerinden bir toplumsal kesimi aşağılamayı mümkün ve normal gören bakış açısının kendisidir. Kibir ve Mizahın Ardına Saklanan Dil Kibir çoğu zaman kendisini doğrudan göstermez; mizahın içine gizlenir, şakanın arkasına saklanır. “Abartıyorsunuz” cümlesiyle korunmaya çalışılır. Ama hakikat şudur: Bazı cümleler şaka değildir. Bazı cümleler, sahibini ele verir. Hiçbir servet, hiçbir unvan, hiçbir nüfuz; bir insana başka bir toplumu küçümseme hakkı vermez. Aksine, görünürlük arttıkça sorumluluk ağırlaşır. Çünkü söz, yalnızca söyleyeni değil; yankılandığı toplumu da şekillendirir. Mesele Bir Grup Değil, Bir Zihniyettir Bugün Kürt kadınları üzerinden kurulan aşağılayıcı dil, bir grubun değil, bir zihniyetin teşhiridir. O zihniyet, insanı insan olarak değil; kökeni ve cinsiyeti üzerinden okur. Değer üretmez, hiyerarşi üretir. Eşitlik bilmez, üstünlük kurar. Ve en tehlikelisi şudur: Bunu doğal görür. Bir toplumda etnik köken alay konusu olabiliyorsa, orada artık “şaka” yoktur, çözülme başlamıştır. Çünkü bir kez sınır aşılırsa, sınır diye bir şey kalmaz. Bugün Kürt kadınlarıdır; yarın başka bir kimliktir, sonra başka bir kesim... En sonunda geriye sadece birbirine güvenmeyen yığınlar kalır. Bu nedenle mesele kişiler değil, alışkanlığa dönüşen bakış açısıdır. Birlik mi, Ayrımcılık mı? Türkiye’nin gerçek meselesi budur: Birlik mi üretiyoruz, yoksa ayrımcılığı mı meşrulaştırıyoruz? Ortak bir gelecek mi kuruyoruz, yoksa hafızayı parçalara mı ayırıyoruz? Bu topraklar tek bir kimliğin değil, birlikte yaşama iradesinin coğrafyasıdır. Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Boşnak’ıyla… Bu hikâye kimsenin tek başına yazdığı bir hikâye değildir. Ve kimse, bu ortak hikâyenin herhangi bir parçasını küçümseyerek “üstte” kalamaz. Çünkü medeniyet, en güçlü olanın konuşabilmesi değil; en güçlü olanın kendini dizginleyebilmesidir. Sonuç olarak Bugün ya bu sınır yeniden hatırlanacak ya da yarın, kimsenin kontrol edemeyeceği bir toplumsal dağılma konuşulacak. Bu yüzden mesele bir fıkra değildir. Mesele, hangi toplumda yaşamak istediğimizdir. Eşitliğin mi, kibirin mi? Ortak aklın mı, sınıfsal ve etnik üstünlük hayallerinin mi? Cevap, sadece bir olayı değil, bir geleceği belirleyecektir.