![]() |
O sabah sınıfa girdiğimde zihnimde çok derin bir soru vardı: Hamlet döndü: “Benimki de dolu ama çoğu eski pişmanlık.” Tam o sırada kapı açıldı. İçeri yaşlı ama sakin yüzlü biri girdi. Koltuğunun altında bembeyaz bir tahta taşıyordu: Ben Hamlete fısıldadım: Nietzsche hafifçe güldü. Öyle insanın içine işleyen cinsten… Hamlet: “Hocam benimki doğarken bile doluydu. Annem stresli gebelik geçirmiş, genetik yükler falan...” Tam o sırada kapıda yuvarlak gözlükleri ve elinde not defteriyle biri belirdi. Yüzünde “birazdan çocukluğunuzu otopsi masasına yatıracağım” ifadesi: Hamlet gerildi: “Hocam ben bugün analiz olmak istemiyorum, valla iyiyim.” Kapı yine açıldı. İçeri uzun pardösülü biri girdi. Pardösüyü çıkarmadı. Sanki mutlulukla arasında hukuki bir dava vardı. Sınıfa baktı ve hiç selam vermeden dedi ki: Ben sınıf tahtasına yürüdüm. Tahtada herkesin cümleleri birbirine girmişti: Tam o sırada zil çaldı. Nietzsche yaklaştı. Sınıfta bir tek benle Hamlet kaldık. Hamlet sıranın üstündeki silgiyle oynuyordu. Koridordan Nietzsche’nin sesi geldi: Böylece, felsefe tarihinin en büyük uzlaşmasını bir kafeterya masasında gerçekleştirdik.
İnsan gerçekten kendi düşüncelerini mi düşünürdü. Yoksa içine doldurulan sesleri mi tekrar ederdi?
Sınıf her zamanki gibiydi:
Bir köşede Hamlet camdan dışarı bakıyor… Sanki birazdan ya şiir okuyacak ya da yok yere hayatı sorgulayacaktı. Ortada Friedrich Nietzsche vardı. Sandalyeye oturmuyordu; sanki oturursa bütün düzeni kabul etmiş olacakmış gibi yarım duruyordu. Yüzünde, “Birazdan bir kavram öldüreceğim.” ifadesi vardı.
Ben çantayı sıraya bırakırken:
“Vallahi zihnimin içi çok dolu hocam…”
John Locke.
Tahtayı sıraya koydu:
“Hayır çocuklar. İnsan zihni doğduğunda budur:
Tabula Rasa. Bomboş.”
“Bir yaşına gelsin, görüşürüz.”
Hamlet hemen atıldı: “Hocam benimki doğarken bile yorgundu.”
Locke: “Hayır. Seni hayat yazdı.”
“Hayat mı? İnsan bazen daha konuşmadan ailesinin korkularıyla doldurulur.”
Sınıf sustu.
Locke: “Yok. Sonradan yükledin.”
Nietzsche arkadan gürledi: “İnsan zihni boş başlamaz John! Toplum daha çocuk konuşmadan içine reklam girer, ahlak girer, sürü psikolojisi girer!”
Hamlet: “Benim zihne ilk giren şey ‘misafire şiir oku’ travmasıydı hocam.”
Sigmund Freud.
Freud sakince oturdu: “İstememen de bir veri, Hamlet.”
Hamlet: “Ben bu adamın yanında nefes alırken bile suçlu hissediyorum.”
Freud not aldı: “Nefes darlığı… Otorite figürü baskısı…”
Locke tekrar savunmaya geçti: “İnsan doğarken hiçbir bilgiyle gelmez. Deneyim onu oluşturur!”
Nietzsche: “Yanlış! İnsan daha çocukken toplum tarafından eğilip bükülür.”
Freud: “Ve aile…”
Hamlet: “Evet ya! Küçükken misafirlere zorla şiir okutuyorlardı.”
Freud anında döndü: “Başlangıç travması. Sahne korkusunun kökeni.”
Hamlet: “Hocam sizde her şey travma!”
Freud: “Çünkü insansın.”
Jean-Paul Sartre.
“İnsan özgürlüğe mahkûmdur.”
Hamlet: “Hocam ben normal mahkûmluğa razıyım, gardiyanı en azından tanıdık olur.”
Sartre devam etti: “Geçmişiniz sizi etkiler, bilinçaltınız sizi zorlar. Ama sonunda o adımı atan sizsiniz. Seçim yine sizindir.”
Nietzsche mırıldandı: “İşte şimdi kavga başlıyor.”
Ben: “Hocam ama bazen insan seçmiyor gibi hissediyor, sürükleniyoruz.”
Sartre: “Seçmemek de seçimdir. Sorumluluktan kaçamazsın.”
Hamlet bir anda ayağa kalktı: “Ben yıllardır yanlışlıkla felsefe yapıyormuşum, meğer sadece karar veremiyormuşum.”
Boş levha, Travmalar, Özgürlük, Toplum, Seçimler…
“Hocam…” dedim, “Peki insan gerçekten kendi hikâyesini yazabilir mi?”
Nietzsche ayağa kalktı. Tahtaya yaklaştı ve bütün o karmaşık yazıları tek bir hamlede sildi. Sonra tebeşirle kocaman bir cümle yazdı:
“İNSAN, KENDİSİNE YAZILANLARI AŞABİLDİĞİ KADAR KENDİSİDİR.”
Sınıf sustu.
Hamlet gözlerini kıstı: “Hocam benim üstüm kurşun kalemle değil, kazıyarak yazılmış; silmek zor olacak.”
Ben çayımdan bir yudum aldım ve tahtaya o son noktayı koydum:
“Belki zihnimiz boş doğmuyordu… Belki sadece ilk sözü söylememize hiç izin verilmiyordu.”
Sınıf sessizdi. Nietzsche onaylarcasına başını salladı. Hamlet derin bir iç çekti.
Sınıf yavaş yavaş dağıldı.
Jean-Paul Sartre mutsuz bir şekilde çıktı.
Sigmund Freud hâlâ Hamlet hakkında not alıyordu.
John Locke tahtayı toplarken yanlışlıkla Freud’un dizine çarptı. Freud hiçbir şey demedi ama küçük defterine bir şey yazdı.
Locke hafif gerildi: “Beni de mi analiz ediyorsunuz?”
Freud gözlüğünün üstünden baktı: “Çoktan başladım.”
Nietzsche kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken durdu.
Sonra… bana doğru yürümeye başladı.
Ben hafif gerildim.
Hamlet hemen sandalyeyi çekti:
“Bir şey yaptıysan şimdi söyle. Adam direkt üstüne geliyor.”
O kadar yaklaştı ki sakalı neredeyse düşüncelerime değecekti.
İçimde garip bir panik oluştu.
“Hocam… kızdınız mı?”
Nietzsche derin bir iç çekti:
“Korkma evlat.
Bu kez varoluşunu sorgulamaya gelmedim.”
Bir an sustu.
Omzuma hafifçe dokundu.
Ama öyle normal dokunma değil…
Sanki sevgiyi teorik olarak biliyor ama pratikte ilk kez deniyordu.
“Bugün kafan biraz karıştı…”
Ben tedirgin: “Evet hocam.”
Nietzsche başını salladı:
“İyiye işaret.”
Hamlet arkadan fısıldadı:
“Adam sana sevgi gösteriyor galiba. Çok doğal davranma, ürkebilir.”
Nietzsche bir anda Hamlet’e döndü:
“Sen sus. Seni üç derstir kurtarmaya çalışıyoruz.”
Sonra tekrar bana baktı.
“Evlat… İnsan bazen düşünmeye başladığında önce düzeni değil, kendi zihnini kaybeder. Bu normaldir.”
Ben duygulanacak gibi oldum ama ortam Nietzsche’li olduğu için tam emin olamadım.
“Hocam… bu bir destek konuşması mı?”
Nietzsche birkaç saniye düşündü.
“Sanırım evet.”
Hamlet ayağa kalktı: “Tarihi ana tanıklık ediyoruz. Nietzsche ilk kez birine bağırmadan yaklaşabildi.”
Nietzsche homurdandı:
“Abartmayın.
Hâlâ insanlardan hoşlanmıyorum.”
Sonra çıktı.
Bana baktı.
“Seynche…”
“Efendim Hamlet?”
“Benim levha harbiden biraz karışık galiba.”
Ben güldüm:
“Senin levha değil Hamlet, bütün kırtasiye yanmış.”
Hamlet ilk kez gerçekten güldü.
Sonra çantasını aldı.
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken dönüp bana baktı:
“Karşıdaki kafeteryaya gidelim mi?”
“Niye?”
“Tost yiyelim.”
Bir an sustum.
Çayı elimde gereksiz yere karıştırıyordum. Sanki cevap bardaktan çıkacakmış gibi.
Hamlet kapının kenarına yaslandı. Yüzünde o hafif alaycı ifade vardı.
Ben göz devirdim:
“Bilmiyorum Hamlet. Bugün yeterince varoluş yaşadım.”
Hamlet:
“Tost terapötiktir.”
Ben hafifçe güldüm ama belli etmemeye çalıştım.
Çantayı yavaşça omzuma aldım. Ama öyle hemen değil… Bir insan sanki çok meşgulmüş de aslında gitmek istiyormuş gibi.
Hamlet beni süzdü:
“Naz yapıyorsun.”
Ben: “Filozof ciddiyeti.”
Hamlet: “Yok baya naz.”
Ben gülmemek için kafamı çevirdim.
“Oradaki tostlar da John Locke’un boş levhası gibi; içinde hiçbir şey yok. Deneyimledim, onaylıyorum. Geliyorum.”
“İşte medeniyet böyle çöküyor.”
Hamlet hiç bozulmadan bağırdı:
“Hocam siz de geliyorsanız karışık tost söyleyelim!”
2 saniye sessizlik oldu.
Nietzsche uzaktan:
“…Sucuklu varsa gelirim.”