![]() |
O sabah sınıfa girerken fark ettim… Sanki sınıfın köşesinde görünmez bir müdür bekliyordu ve herkes ona rapor sunacakmış gibi oturuyordu. Kafka en önde... “ONAYLANDI” — “Kafka,” dedim, “bu ne?” Biz kapıya bakarken kapı açıldı.Nietzsche içeri girdi. — “GÜNAYDIN BAŞARISIZLAR!” Nietzsche tahtanın önünde durdu. Sandalyeyi çekti, oturmadı. Kafka araya girdi: Nietzsche’nin gözleri bir an kaydı. — “OTURMAK ZAYIFLAR İÇİNDİR! BAŞARI AYAKTA KAZANILIR!” — “Hocam,” dedim, Nietzsche: Kafka not aldı: Tam o sırada... Nietzsche irkildi: Ben eğildim: Nietzsche ona bir adım yaklaştı. Kafka fısıldadı: Diogenes ilerledi. Nietzsche: Diogenes omuz silkti: Sınıfta derin bir sessizlik... Diogenes battaniyeyi düzeltti: Diogenes yere oturdu. — “Senin gibi konuşanlar yüzünden insanlar sürekli koşturuyor. Nereye gittiğini bilmeden.” Nietzsche bağırdı: Diogenes başını kaldırdı: Sınıfta bir sandalye gıcırdadı. Ben defterime yazdım: “Üst insan = İnsanın üst katı.” Diogenes battaniyeyi düzeltti: Nietzsche sinirle: Diogenes sakin: Nietzsche: Diogenes güldü: Nietzsche yumruğunu sıktı: Diogenes: Nietzsche geri çekildi. Ben fısıldadım: Diogenes feneri söndürdü. Kafka not aldı: Kimse girmedi. Bir sessizlik oldu. Sonra kapıdan şapka düştü. Nietzsche: Charlie cevap vermedi. Charlie cebinden hayali bir ayna çıkardı. Diogenes fısıldadı: Ben dayanamayıp sordum: Charlie bir adım geri gitti. Sonunda konuştu: Charlie devam etti: Nietzsche homurdandı: Charlie başını salladı: Sonra tahtaya yürüdü. Nietzsche: Charlie: Nietzsche bir an yere baktı. Kafka alkışlamak istedi. Charlie sandalyeye tekrar yöneldi. Charlie yerden kalktı, üstünü silkeledi: Nietzsche şaşkın: Charlie bastonunu omzuna aldı: Charlie kapıda durdu. Nietzsche: Sınıfta sessizlik. “Ciddiyet de bir kostümdür.” Chaplin şapkayı işaret ederek bize baktı: “Görüyor musunuz… Başarı genelde içeriden gelir.” Nietzsche bağırdı: Nietzsche tahtaya yaklaştı. BAŞARI = GÜÇ + İRADE Chaplin tahtaya baktı Tebeşiri aldı. Nietzsche derin bir nefes aldı. Ben: Nietzsche: Kafka burun kıvırdı: Chaplin cebinden bir kupa çıkardı. Nietzsche baktı. — “DERS BİTTİ! AMA BAŞARI HÂLÂ GELMEDİ!” Tam o anda… Diogenes Hamlet’i severdi. Nietzsche Hamlet’i anlardı. İkisi de bunu biliyordu. Ve içimden Hamlet dedi ki: Ders bitti. Ama kimse başarılı hissetmedi. Ve garip bir şekilde…
Başarı kokusu yoktu ama stres, yorgunluk ve “bir yerlere geç kalmış olma” duygusu havada asılıydı.
Defterine bir şeyler çiziyordu.
Yaklaştım.
Bir merdiven çizmiş… merdivenin sonunda kocaman bir kapı…
Kapının üstünde tek kelime yazıyor:
Kapı kilitli.
— “Başarı,” dedi. “Ama henüz sisteme düşmedi.”
Bir süre kapıya baktık.
Kapı da bize baktı.
Kapının da onay beklediği hissediliyordu.
Silgiyi elinde evirip çevirdi. Sanki birazdan bir kavramı idam edecek...
— “Bugün başarıyı konuşacağız çünkü kimse başaramadı!”
Ben dayanamayıp sordum:
— “Hocam neden oturmadınız?”
— “O oturmaz. O… hakikatle yüzleşir.”
Sanki “evet ben buyum” der gibi.
Ama yine de bağırdı:
Sandalyeyi sinirle biraz daha geriye itti.
“başarıyı ayakta beklersek dizlerimizle mi ölçüyoruz?”
— “DİZLERİN TİTREMİYORSA YETERİNCE İSTEMİYORSUNDUR!”
“Başarı = diz + irade.”
Sınıfın kapısından bir sürünme sesi geldi.
Kapı aralandı.
İçeri Diogenes girdi.
Üzerinde battaniye.
Elinde fener. Sanki sabah değil de insanlık tarihi karanlıkmış gibi davranıyordu.
Yerde sürünerek ilerliyor...
— “BU DA NE?!”
— “Hocam bu başarıya farklı bir giriş olabilir.”
Diogenes battaniyesini omzuna çekti.
Nietzsche gözlerini kapattı.
“Ben üstinsanı anlatıyorum, bu adam yere yatmayı anlatacak.”
İki felsefe burun buruna geldi.
Diogenes feneri yüzümüze tuttu.
— “İnsan arıyorum.”
— “Hocam, insan bulunursa tutanak tutulacak mı?”
Feneri bu kez Nietzsche’ye tuttu.
Uzun uzun baktı.
— “Yok.”
— “NASIL YOK?! BEN ÜSTİNSAN’IM!”
— “Üst olabilir ama insan değil.”
Kafka not aldı:
“Üst insan: İnsan kısmı opsiyonel.”
Nietzsche'nin bağırmasıyla dağıldı:
— “SEN KİMSİN DE BENİ DEĞERLENDİRİYORSUN?”
— “Ben başarıdan vazgeçmiş biriyim. O yüzden rahatım.”
Nietzsche dişlerini sıktı:
— “SENİN GİBİLER YÜZÜNDEN İNSANLIK YERİNDE SAYIYOR! HEDEF YOK, İRADE YOK, DİSİPLİN YOK!”
Bilerek.
Özenle.
— “KOŞMAYAN GERİDE KALIR!”
— “Geri neresi?”
Kafka nefesini tuttu.
Nietzsche eliyle tahtayı gösterdi:
— “ÜSTİNSAN! DAHA FAZLASI! DAHA YÜKSEĞİ!”
— “Ben zaten aşağıdayım. Yükseklikle işim yok.”
— “SEN TEMBELSİN!”
— “Hayır. Ben yeterliyim.”
— “SEN HAYATI CİDDİYE ALMIYORSUN!”
— “Sen fazla alıyorsun. O yüzden sırtın ağrıyor.”
— “İNSAN KENDİNİ AŞMALIDIR!”
— “Ben kendimi bıraktım. Daha hafif.”
İlk kez.
— “Hocam galiba bu raund berabere.”
Sonra merakla sordum:
— “Hocam peki sizin başarı tanımınız ne?”
— “Kimsenin görmediği yerde rahat uyuyabiliyorsan…Başarmışsındır.”
“Başarı = battaniye + huzur.”
Tam Nietzsche “üstinsan” yazısını silip tekrar yazacakken
kapı gıcırdadı.
Ardından baston.
En son Charlie Chaplin.
— “Sen… kimsin?”
Bastonu aldı, sandalyeyi çekti…
oturacak gibi yaptı…
oturmadı.
Nietzsche sabırsız:
— “Bir şey söylemeyecek misin?”
Nietzsche’ye tuttu. Nietzsche aynaya baktı.
İkisi de kaş kaldırdı.
— “Bu iyi. Bu çok iyi.”
— “Peki… sizi kim çağırdı buraya?”
Bir adım ileri geldi.
Bastonu yere vurdu.
— “Kimse.”
Sınıf:
— “???”
— “Başarı genelde çağrılınca gelmez. Yanlış kapıyı çalar.”
— “Bu da mı metafor?”
— “Hayır. Bu tecrübe.”
“BAŞARI” yazısının altına kocaman bir muz kabuğu çizdi.
— “Bu ne demek şimdi?”
— “Çok ciddiye alırsan…Kayarsın.”
Gerçekten muz kabuğu var mı diye kontrol etti.
Sonra vazgeçti.
Bu sefer gerçekten oturdu.
Ama sandalye kırıldı.
— “Sorun değil. Ben zaten yerdeyken de çalışıyorum.”
— “PEKİ HEDEFİN NE?”
— “Düşerken gülmek. Gülerken düşünmek.”
Diogenes battaniyeyi açtı:
— “Bizden biri.”
Sınıfa döndü:
— “Bu arada… Herkes koşuyor ya…”
— “Evet?!”
Charlie:
— “Bazen durmak… Filmin en komik yeridir.
Sonra Nietzsche yavaşça yazdı:
Charlie bir şey demedi.
Sadece bastonu ile yere bir daire çizdi sonra o dairenin içine girdi. küçük bir tur attı.
Şapkasını çıkardı.
Yere koydu.
Şapkadan bir alkış sesi çıktı.
Sonra ikinci bir alkış daha.
— “BU ADAM BAŞARILI MI ŞİMDİ?!”
Kocaman yazdı:
Yanına küçük bir ek yaptı:
+ KAYIP DENGE
— “SİZ BAŞARIYI HAFİFE ALIYORSUNUZ!”
— “Hocam biz hafife almıyoruz… Biz sadece taşıyamıyoruz.”
Nietzsche:
“Taşıyamazsınız tabii,
sizin çağınızda başarı bir yük hayvanına dönüştü.
Herkes taşıyor.
Ama kimse nereye gittiğini bilmiyor.”
Ben: “Evet Hocam ama yine de herkes zirveyi istiyor ve kimse yokuşu sevmiyor.”
Başarı zirve değil yokuşta kalabilme halidir.
“Ben yokuşta doğdum zaten.”
Diogenes ekledi:
“Ben de yokuşta oturuyorum.”
Chaplin bastonunu salladı:
“Ben yokuşu kayganlaştırıyorum.”
Üstünde yazıyordu:
“EN İYİ DÜŞEN”
Kupayı Nietzsche’ye uzattı.
Bir an durdu.
Sonra istemeden gülümseyerek mırıldandı:
“Bu sınıf değil…
bu insanlık tarihinin kısa bir özeti.”
Zil çaldı, Kafka defterini kapattı:
— “Hocam zaten genelde teneffüste geliyor.”
Aklımdan Hamlet geçti.
Hamlet’i düşündüm.
Hayaleti, tereddüdü…
Babası, intikam, yine görev…
Çünkü Hamlet oyunu bozardı.
Delilik rolü yapar, düzeni aksatır, herkesin maskesini düşürürdü.
Ama sevmezdi.
Çünkü Hamlet gerçeği gördü…
ve durdu.
Oysa Nietzsche derdi ki:
“Gerçeği görmek yetmez. İnsan; görmeli, yaratmalı ve eylemelidir.”
Ama biri oyunu bozdu.
Diğeri oyunu yeniden kurmak istedi.
“To be or not to be” değil.
“Bazen mesele olmak ya da olmamak değil…
Bazen mesele sadece yüreğini taşımayı öğrenmektir.”
Herkes biraz insan oldu.