![]() |
“411 El Kaosa Kalktı”dan “168 İmzalı Panik Bildirisi”ne Türkiye’nin yakın tarihi bize şunu öğretti: Bu ülkede siyasal tartışmalar çoğu zaman fikirler üzerinden değil, korkular üzerinden yürütüldü. Sandıkta ortaya çıkan irade ile o iradeyi “tehdit” olarak kodlayan anlayış uzun yıllar karşı karşıya geldi. Asıl mücadele, iktidar mücadelesinden çok, meşruiyet mücadelesiydi. Vesayet, bu tartışmaların merkezinde duran kavramdır. Basitçe tanımlamak gerekirse, vesayet, milletin seçtiğini yeterli görmeyen zihniyetin adıdır. 28 Şubat süreci bunun en sert ve en öğretici örneğini sundu. Milli Güvenlik Kurulu kararlarıyla başlayan süreçte “irtica” söylemi sistemli bir korku üretim aracına dönüştürüldü. Tehdit anlatısı üretildi, medya bu anlatıyı büyüttü, yargı devreye sokuldu ve sonunda temel haklar daraltıldı. Zincir basitti ama etkiliydi: Önce korku, sonra meşrulaştırma, ardından müdahale. Başörtüsü bir anda kişisel bir inanç tercihi olmaktan çıkarıldı; rejimin bekasıyla ilişkilendirildi. Üniversite kapılarında genç kızlar bekletildi. Eğitim hakkı fiilen askıya alındı. Kamu kurumlarında kapılar kapandı. İnsanlar kıyafetleri nedeniyle kamusal alandan dışlandı. Bu yalnızca bir yasak değil, sistematik bir dışlama pratiğiydi. En çarpıcı sahnelerden biri asker yemin törenlerinde yaşandı. Oğlunun en gururlu gününe tanıklık etmek isteyen bir anne, sırf başörtülü olduğu için nizamiye kapısından çevrildi. Bu görüntü, güvenlik gerekçesiyle açıklanamayacak kadar simgeseldi. O kapıdan çevrilen sadece bir anne değil, bir aidiyet duygusuydu. Siyasal alan da aynı korku ikliminden bağımsız değildi. Refah Partisi kapatıldı, ardından Fazilet Partisi. Milyonlarca seçmenin tercihi yargı kararlarıyla hükümsüz kılındı. 2008’de bu kez Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında kapatma davası açıldı. Aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde başörtüsü serbestliği için yapılan anayasa değişikliğinde 411 milletvekili “kabul” oyu verdi. Bu geniş uzlaşma, demokratik iradenin güçlü bir göstergesiydi. Ancak düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi ve kamuoyuna şu manşet sunuldu: “411 el kaosa kalktı. Bugünden geriye dönüp bakıldığında sorulması gereken soru nettir: Kaos gerçekten o 411 oy muydu, yoksa korku diliyle meşrulaştırılan yasaklar mı? Çünkü o dönemin gerçek kaosu; eğitim hakkının engellenmesi, siyasal temsilin yargı eliyle daraltılması ve toplumun bir kesiminin sistematik biçimde ötekileştirilmesiydi. Korku bir kez üretildiğinde, hak ihlalleri daha kolay savunulabilir hale gelmişti. Aradan yıllar geçti. Yasaklar kalktı. Üniversite kapıları açıldı. Kamuda başörtüsü serbest bırakıldı. Hayat olağan akışına döndü. Ne rejim çöktü ne toplum bölündü. Korku senaryoları gerçekleşmedi. Bu tecrübe, toplumun hafızasında güçlü bir karşılaştırma imkânı oluşturdu. Bugün ise 168 imzayla yayımlanan bildiri üzerinden yeni bir alarm dili kurulmak isteniyor. Okullardaki dini veya kültürel etkinlikler “laiklik elden gidiyor” söylemiyle sunuluyor. Yine bir tehdit çerçevesi çiziliyor. Yine bir panik atmosferi oluşturulmaya çalışılıyor. Elbette bildiri yayımlamak demokratik bir haktır. Ancak hak kullanımı ile korku üretimi arasındaki çizgi dikkatle gözetilmelidir. Burada gözden kaçmaması gereken nokta şudur: 168 imzacının kurmaya çalıştığı zemin, bir uyarı metninden çok bir alarm atmosferi üretmeye dayanıyor. Toplumsal çoğunluğun kültürel veya dini görünürlüğü, sistematik biçimde “rejim değişimi” imasıyla ilişkilendiriliyor. Bu, geçmişte defalarca denenmiş bir siyasal refleksin güncellenmiş hâlidir. Fakat önemli bir fark var. 28 Şubat döneminde korku yukarıdan aşağıya, kurumsal güçle desteklenerek dayatılıyordu. Bugün ise benzer bir korku dili toplumsal karşılık üretmekte zorlanıyor. Çünkü toplum geçmişi hatırlıyor. “Tehdit geliyor” söylemiyle hangi hakların budandığını, hangi hayatların zorla daraltıldığını tecrübe etti. Demokrasi, çoğunluğun azınlığa tahakkümü değildir; azınlığın da çoğunluk kadar güvende olduğu rejimdir. Eğer bir hak yalnızca hoşumuza gittiğinde savunuluyorsa, o artık hak değil tercihtir. Laiklik, devletin tarafsızlığıdır; inancı kamusal alandan silme yetkisi değildir. İnanç özgürlüğünün genişlemesi başka bir yaşam tarzının daralması anlamına gelmez. Bugün 168 imza üzerinden kurulmak istenen korku ikliminin karşılık bulmamasının nedeni tam da budur: Toplum artık korku üzerinden yapılan siyasal mühendisliği daha net okuyabiliyor. Dün 411 oyu “kaos” olarak niteleyen anlayış nasıl tarihin gerisinde kaldıysa, bugün alarm bildirileriyle benzer bir atmosfer üretme çabası da aynı sınırla karşılaşmaktadır. Bu ülke gerçek korku dönemlerini yaşadı. Üniversite kapılarındaki gözyaşını, asker ocağı kapısındaki çaresizliği, kapatılan partileri gördü. Toplumlar yaşadıkları travmaları unutmaz; sadece biçim değiştirir. Türkiye artık korku diliyle kolay yönlendirilebilecek bir toplum değil. Son soru şudur: Geçmişin korku siyasetini yeniden üretmek mi, yoksa hak ve özgürlük zemininde daha olgun bir demokrasi inşa etmek mi? Bu ülke korkuyla yönetildiğinde küçüldü; özgürlükle nefes aldığında büyüdü. Ve unutmayın: Korku konuşursa, tarih susmaz, millet hatırlar.