SİZİ KORKUTAN GERÇEKTE ŞERİAT MI? YOKSA AHLAKINIZ MI?
Tekin Öget

 

Şeriat denince bugün birçok insanın zihninde aynı sahne canlanıyor: sert cezalar, baskı ve zorbalık. Peki gerçekten korkulan şey bu mu? Yoksa şeriat denildiğinde rahatsızlık uyandıran asıl mesele, insanı yalnızca devlete değil, kendi vicdanına da hesap vermeye çağıran bir ahlak anlayışı mı?

Çünkü şeriat, sanıldığı gibi sadece bir ceza sistemi değildir. İslam düşüncesinde şeriat; insan hayatını adalet, sorumluluk ve ahlak ekseninde düzenlemeyi amaçlayan bütüncül bir çerçevedir. Kelime anlamı bile bunu söyler: Şeriat, “hayata ulaştıran yol” demektir. Yani hukuku, yalnızca teknik kurallar toplamı olarak değil, ahlaki bir zemin üzerinde ele alır.

 

Kur’an’da bu yaklaşım açıkça ifade edilir: “Şüphesiz Allah adaleti ve iyiliği emreder.” Bu ifade, şeriatın temel amacının baskı kurmak değil, toplumsal dengeyi ve adaleti tesis etmek olduğunu gösterir. Nitekim klasik İslam hukukunda şeriatın beş temel hedefi vardır: canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması. Yaşam hakkı dokunulmazdır, inanç alanında zorlamaya izin verilmez, mülkiyet ve emek kutsaldır.

 

Bugün savunulan modern hukuk düzenleriyle karşılaştırıldığında da ilginç bir tablo ortaya çıkar. Yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, insan onuru, aile kurumunun korunması gibi temel ilkeler hem modern hukukta hem de şeriatta ortak hedeflerdir. Fark, bu ilkelerin dayandığı zemindedir. Modern hukuk büyük ölçüde siyasal irade ve toplumsal uzlaşıya dayanır. Şeriat ise, yasayı koyanı da bağlayan aşkın bir ahlaki referansa yaslanır. Tartışmanın asıl düğüm noktası da burada oluşur.

 

Şeriatın kamuoyunda neredeyse yalnızca ceza hükümleri üzerinden tartışılması ise masum bir durum değildir. Klasik fıkıh literatüründe ticaret, borçlar, aile hukuku, vakıflar ve sosyal dayanışma hükümleri geniş yer tutarken; ceza hukuku hem sınırlı hem de son derece ağır ispat şartlarına bağlanmıştır. Hz. Peygamber’in “Şüphe varsa cezayı düşürün” ilkesi, bugün modern hukukta kullanılan “şüpheden sanık yararlanır” prensibiyle birebir örtüşür. Buna rağmen şeriatın sürekli cezalarla özdeşleştirilmesi, bütünün bilinçli biçimde görmezden gelinmesidir.

 

Peki bu ısrar neden? Çünkü şeriat, bireyi yalnızca hukuki sınırlar içinde tutmakla yetinmez; ahlaki sınırlar da koyar. İnsan sadece “yasal mı?” sorusunu değil, “doğru mu?” sorusunu da sormak zorunda kalır. Modern zihnin rahatsızlığı tam da burada başlar. Hukukun izin verdiği ama ahlakın sorguladığı alanlar, konforu bozar. Bu rahatsızlık ise çoğu zaman “özgürlük” söylemiyle örtülür.

 

Aileyi, nesli, ekonomik adaleti ve toplumsal sorumluluğu merkeze alan bir düzen; sınırsız tüketim ve haz odaklı yaşam anlayışıyla doğal bir gerilim içindedir. Özellikle faiz yasağı, zekât ve servetin dolaşımını esas alan iktisadi ilkeler, mevcut küresel ekonomik düzenle açık bir çatışma yaşar. Bu nedenle şeriat yalnızca dini bir kavram olarak değil, aynı zamanda hâkim kültürel ve ekonomik düzene alternatif bir ahlak önerisi olarak görülür.

Sonuç olarak şeriat meselesi, sloganlarla savunulacak ya da korku diliyle mahkûm edilecek bir konu değildir. Asıl soru şudur: İnsan, kendisini yalnızca hukuka karşı mı sorumlu görmek ister; yoksa vicdanına karşı da sorumlu olmayı göze alır mı? Tartışma ancak bu soruyla yüzleşildiğinde anlam kazanır. Gerisi, algı ve gürültüdür.



Sayfa Adresi: http://www.turktime.com/yazar/sizi-korkutan-gercekte-seriat-mi yoksa-ahlakiniz-mi/8191