![]() |
90’larda çocuk olanlar daha iyi bilir… O filmler yalnızca eğlendirmezdi. İnsana umut verir, iyiyle kötüyü ayırır, içimizdeki iyiliği dürterdi. Oyuncular belliydi zaten: Şaban güldürür, Sezercik ağlatır, Ayşecik kalbi yumuşatırdı. Pala bıyıklı, pamuk yanaklı, biraz huysuz gibi duran ama kalbi pamuk şekerden bir adamdı o. Çocuk aklımızla bile bilirdik: Aşıklar kavuşur, dargınlar barışır, işsiz işe girer, aç doyurulur, evsiz yuva bulurdu. Birçok çocuk için Hulusi Kentmen yalnızca bir oyuncu değildi. Ama zaman geçti. Zorluklar geldi… Köşe dönüldü, biri göründü. Yüzü gülen biri görüldü, kalpten sandık; meğer zam haberini yeni almıştı. Sevinci bize değil, başka bir hesaba aitti. Ve insanlar bir yerde şunu fark etti: Bu fark ediş hüzünlüydü. Ve şimdi… En dokunaklı olanı ise belki de şuydu: Belki de herkes, hayatın bir köşesinde kendi Hulusi Kentmen’ini bekliyordu. Sonuç mu? Biz ise o cevaplara inanmak isteyen çocuklardık hep. Beyaz perdede bir baba, bir dost, bir sığınak olan Hulusi Kentmen’i; Film bitti. GİTMEK ZORUNDAYIM gözümde yanmasını unutan bir alev, adı uzak düşmüş bir kelime, zamanın omzunda taşlara yaslanır sesim sızı büyür, ve içimde gitmeliyim der, dışarıda kar,
Televizyon bugünkü gibi çok seçenekli bir gürültü değildi. Az kanal vardı ama her biri kıymetliydi. Her gün aynı saatlerde ekran karşısına geçilir, “Bugün hangi film var?” diye beklenirdi. O bekleyişin kendisi bile bir mutluluktu.
Ama biri vardı ki…
O ekranda göründüğü an, evin içine bir huzur yayılırdı: Hulusi Kentmen Amca.
Artık işler düzelecek.
Çünkü o geldiyse, işler hep düzelirdi.
Ve bunu yaparken asla kahramanlık taslamazdı. İyiliği bağırmaz, göstermezdi.
İyilik, onun filmlerinde doğal bir hâldi; su içmek, nefes almak gibiydi.
O, geleceğe dair bir teminattı.
Hayat zorlaştığında “Nasıl olsa biri çıkar” diyebilme ihtimaliydi.
Bir gün mutlaka bir büyüğün omzunu koyacağına inanmanın ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Hayat filmlerdeki gibi net çizgilerle ilerlemedi.
Kentmen yoktu.
Kim mi?
Simitçi.
Gerçek dünya; dayanışmadan çok, çoğu zaman yalnızlık üzerine kuruluydu.
Hulusi Kentmen gelmeyecekti.
Çünkü o karakter bir oyuncudan fazlasıydı.
O; iyilikle çözülen düğümlerdi.
Dayanışmayla büyüyen mahallelerdi.
Bir tebessümün, omuz vermenin, “Gel evladım” demenin insani gücüydü.
Bunların hepsi sadece filmlerde kalmıştı.
Gerçek hayatta Hulusi Kentmen’in kendisi bile bir gün setten çıkıp yağmur altında otobüs beklemişti.
Yani…
O bile bir başkasının yardımına muhtaç olmuştu belki.
Ve belki de kimse, kimsenin filmi için o rolü oynamaya cesaret edememişti.
Hayat film değil.
Filmler sadece nasıl olmalıydı sorusunun şefkatli cevapları.
.....
iyiliğe olan inancımızı diri tutan hatıralarıyla
sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.
.....
Işıklar yandı.
Ama salondan çıkarken insanın içinde kalan bir şey vardır.
Bu şiir, o şey.
(Seyhan Korkmaz)
bin güneş,
bin küf,
bin suskunluk
aynı duvarın çatlağında aklı.
kimin rüzgârı
kimin yelinin izi
kim bilir bir sisin gölgesine.
çivisi gevşemiş bir çizik,
saat değil,
akrep değil,
kendini arayan bir döngü belki
bir gidişin incecik.
taşlar ki
hiç kimsenin yüzü kadar eski
hiç kimsenin kalbi kadar kırık
pas kokar toprak
ben kokarım
adı unutulmuş bir ağırlık.
rengi olmayan bir şeydir bu;
kan mıdır,
anı mıdır,
yoksa ömrün düşürdüğü bir hece
yola karışır
bende kalmaz hiçbir gece.
dünyanın duymazlığa büründüğü o ses,
gölgesiz,
tanıksız,
kimsesiz bir ters nefes.
bir iz bırakmadan,
karı örseleyen ilk adım gibi
soğuğu bile yarıp geçen
kör bir ışıkla.
içeride karanlık,
ben ise ikisinin arasında
adını söyleyemediğim bir çağrıya
yeniden
yeniden
yeniden
yazılıyorum.