![]() |
“Sokaktan Okunan Değil, Masada Kurgulanan Bir Süreç mi?” İran’da yaşanan protestoları yalnızca “iç dinamiklerin kendiliğinden tepkisi” olarak okumak, Orta Doğu gerçekliğini bilmemek olur. Bu coğrafyada hiçbir büyük toplumsal hareket, özellikle stratejik derinliği olan bir devlette, yalnızca sokak refleksiyle açıklanamaz. İran gibi enerji yollarında kilit, direniş ekseninin merkezinde yer alan bir ülkede her kriz, aynı zamanda uluslararası bir hesaplaşmanın parçasıdır. Burada mesele protesto hakkı ya da toplumsal talepler değil. Asıl mesele, bu dalgaların kimler tarafından yönlendirildiği, hangi jeopolitik hedeflere hizmet ettiği ve bölgeye ne tür uzun vadeli sonuçlar üreteceğidir. Türkiye açısından bakıldığında, bu süreç yalnızca sınır ötesi bir mesele değil; bölgesel istikrar ve egemenlik dengelerinin korunması gereken kritik bir sınavdır. “İstihbarat Savaşlarının Yeni Cephesi: İran Sokağı” ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsü, Orta Doğu’da doğrudan askerî müdahalelerin maliyetini gördükten sonra uzun süredir hibrit yöntemlere ağırlık veriyor. Sokak hareketleri, medya manipülasyonu, ekonomik baskılar ve etnik?mezhepsel fay hatlarının kaşınması bu stratejinin temel araçlarıdır. İran’daki protestoların eş zamanlı propagandası, küresel medya senkronizasyonu ve dış kaynaklı söylem benzerliği, bu hareketin sıradan bir iç tepkiden çok uluslararası bir provokasyon olduğunu gösteriyor. Bu süreçte CIA, MI6 ve MOSSAD’ın koordinasyonu, sahadaki operasyonel destek ve Pentagon’un CENTCOM üzerinden bölgesel istihbarat altyapısıyla yürütülen planlama protestoları yönlendiren unsurlar arasında yer alıyor. ABD’nin İran’a yönelik açık müdahale tehditleri, bölgeyi yeniden şekillendirme planlarının bir parçasıdır. Çin ve Rusya’nın bu süreç karşısında sessiz kalması ise ciddi bir güç boşluğu yaratıyor. Türkiye, tarih boyunca olduğu gibi, bölgesel akıl ve caydırıcılık ile bu tür hareketleri ve krizleri okuyan, masada ve sahada sözünü geçiren bir aktördür. Ankara, diplomatik kanallar üzerinden hem İran’la doğrudan temas kurmakta hem de ABD ve Batı’ya, bölgeyi destabilize edecek adımların kabul edilemez olduğunu açıkça iletmektedir. Türkiye’nin duruşu nettir: her türlü dış müdahaleye karşı İran’ın egemenliğini ve bölgesel istikrarı korumak, bölgenin abi gücü olarak sorumluluk üstlenmek vazgeçilmezdir. “Venezuela ve Suriye: Bölgedeki Eş Zamanlı Ayaklanmaların Etkisi” İran’daki bu süreç, küresel bağlamdan ayrı düşünülemez. Venezuela’da Maduro’ya yönelik gasp girişimleri ve Suriye’de SDG’nin kışkırtmaları, sadece Latin Amerika ve Suriye’yi etkilemiyor; tüm Orta Doğu ve enerji koridorlarını, jeopolitik denklemleri yeniden şekillendirme potansiyeline sahip. ABD, İngiltere ve İsrail’in bu tür operasyonları, kontrollü kaos ve müdahale stratejisinin parçasıdır. Venezuela’daki müdahaleye karşı bölgede ve dünyada protestolar yükseldi. ABD içindeki büyük kentlerde de bu adım eleştirildi ve uluslararası hukuka saygı çağrıları yapıldı. Türkiye, egemenlik ve müdahale karşıtı duruşunu sürdürerek, hukukun üstünlüğü ve barışçıl çözüm vurgusunu diplomatik kanallarda güçlü biçimde iletti. Suriye cephesinde ise SDG’nin ABD desteğiyle bölgesel kontrol sağlamaya çalışması, merkezi Suriye yönetimi ve yerel halk açısından ciddi istikrarsızlık yaratıyor. Türkiye bu durumu PKK bağlantısı nedeniyle doğrudan güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Ankara, bölgedeki tüm aktörleri egemenlik sınırları ve istikrar çerçevesinde hareket etmeye çağırıyor. Bu eş zamanlı ayaklanmalar – İran’daki protestolar, Venezuela’daki müdahale ve Suriye’deki SDG çatışmaları – birbirinden bağımsız değil. Hepsi, uluslararası güçlerin daha geniş stratejik denklemi yeniden oluşturma çabasının parçalarıdır. Türkiye, bu tabloyu okuyan bölgenin ağır “abisi”, devlet aklıyla hareket eden öncü güç olarak hem sahada hem masada dengeleri korumak için kararlılıkla yer alıyor. “Olası İran Sonrası Senaryolar ve Hamaney Dönemi Sonrası” İran’da Hamaney sonrası bir geçiş, eğer dış müdahalelerle desteklenirse, bölgedeki güç boşluklarını derinleştirebilir. Bu durum hem mezhepsel çatışmaları artırır hem enerji ve güvenlik koridorlarında belirsizlik yaratır. Venezuela ve Suriye örnekleri, dış aktörlerin bu boşluklardan nasıl faydalanabileceğini gösteriyor. Türkiye, bu tablo ışığında stratejik önceliklerini belirlemeli ve diplomatik-teknik kapasitesini devreye almalıdır. Ankara, Hamaney sonrası olası krizlerde, İran’ın egemenliğini ve bölgesel dengeyi koruyacak politikaları desteklemeli, sahada caydırıcı duruşunu göstermeli ve masada etkili diplomasi ile süreci yönlendirmelidir. Türkiye’nin devlet aklı ve vakıası, bölgenin “abi” si olarak sadece kendi güvenliğini değil, tüm bölgesel istikrarı da gözetir. “Devletler Açısından Esas Soru” Bu süreçler toplumsal iyileşme mi üretir, yoksa kontrollü kaos mu? Orta Doğu tecrübesi net: dış istihbarat destekli sokak hareketlerinin sonunda ne demokrasi gelir ne refah. Gelen şey; parçalanma, iç savaş ve kalıcı bağımlılıktır. Türkiye, bu noktada akıl ve güç dengesini koruyarak, sadece kendi güvenliğini değil, bölgesel istikrarı da sağlamayı hedefler. Masada sözünü geçiren, sahada caydırıcı güçle varlığını hissettiren bir aktör olarak, bölgenin ağırlığını ve liderliğini pekiştirir. Ankara, diplomatik çağrısını sürdürüyor: dış müdahale yerine diyalog, egemenlik yerine iş birliği, istikrar yerine kaos yaratılmamalıdır.