![]() |
Hayat, bazen bütün seslerin çekildiği, sadece yüreğinin atışını duyduğun bir boşluk gibidir. Kimi zaman bu sessizlik, insanın en büyük savaş alanıdır. Kalabalıkların ortasında, yüzler birbirine çarparken sen kendi içinin derinliğine çekilirsin. Tam da o an bir karar vermek gerekir: 30 Ağustos’a giden yol da işte böyleydi. Çünkü zafer yalnızca meydanda kazanılmaz. Zafer, önce zihinde, sonra yürekte kazanılır. Bugün de herkesin kendi savaşı var. Belki bu savaş bir işte, bir hayalde, bir iyileşme yolculuğunda ya da sadece ayakta kalabilmekte gizli ve biliyoruz ki, kimse bize sürekli alkış tutmayacak. Çünkü büyük zaferler, kalabalığın önünde değil, yalnız yürünmüş yollarda başlar. Bugün kendine inan. Çünkü yarın, inandığın o kişi, belki de senin 30 Ağustos’unu yazacak. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözleriyle bitirelim: “Zafer, ‘Zafer benimdir’ diyebilenindir. Başarı ise ‘Başaracağım’ diye başlayarak sonunda ‘Başardım’ diyebilenindir.” 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!
Ne bir alkış duyarsın, ne de bir aferin… Sana kalan yalnızca kendi nefesinin sesi olur. İşte o anda sorar insan kendine:
“Ben bana inanıyor muyum?”
Beklemek mi, yürümek mi?
Bir millet, yorgun ve yoksun; bir lider, tüm dünyanın gözünde imkânsız görüleni göze aldı.
Evet, Mustafa Kemal Atatürk’ün etrafında inananlar vardı; Türk milletinin kararlı duruşu vardı ama karşılarında yalnızca ordular ve imparatorluklar değil, insanların zihnine ve ruhuna vurulmuş zincirler de vardı. Asıl güçlük, işte bu görünmez zincirleri kırmaktı.
Başarmak, başkalarının alkışıyla değil; kendi inancının ağırlığını omuzlarında taşıyabilmekle başlar.
İşte önemli olan, kalabalıklar sustuğunda da kendi adımlarının sesini duyabilmektir.
Tarihteki her 30 Ağustos, önce bir inanç kıvılcımıyla doğdu ve o kıvılcımı taşıyanlar, yolun en karanlık yerinde bile yürümeye devam ettiler.