IŞİD Terörü ve Türkiye
Sibel Kızılkaya İtkü

Ne üzücüdür ki, Türk hükümeti komşularla sıfır sorun ütopyasına rağmen, başından itibaren sürdürdüğü yanlış dış politikasının neticesi olarak,  şu anda son derece hassas, girift ve çözülmesi kısa vadede pek de mümkün olmayan bölgesel bir krizin baş aktörü olmuştur.
            Ülkemizin bu rolü üstlenmesinde, şüphesiz Türkiye’nin stratejik önemi kadar,  yanlış strateji ve planlarını inatla sürdürme istikrarını gösteren iktidarın da büyük payı olduğu gerçeği yadsınamaz.
             Hatta bu rolü sürdürmekte ne kadar kararlı olduğunu Başbakan Davutoğlu, CNN’e verdiği röportajda bir kez daha göstermiştir.  “Kara harekâtı yaparız ama yalnız IŞİD’e karşı değil, Esad’a karşı olacaksa”  Başka bir deyişle Başbakan Davutoğlu, Koalisyon Güçlerine, ancak ve ancak Esad’ın peşine düşmeleri durumunda Suriye’ye asker göndermeye hazır oldukları şartını ileri sürmüştür.
           Analar ağlamasın diye PKK ile bile pazarlık masasına oturan iktidarın,   Esad takıntısı nedeniyle binlerce Mehmetçiği sonu bilinmeyen bir maceraya sürüklemeyi düşünmesi,  hangi meşru sebeple açıklanabilir.
         Üstelik şu anda dünyada Suriye’ye ilişkin genel algı ve kanaat; kameralar önünde kafa kesen Ortadoğu’nun sınırlarını yeniden çizmeye kalkışan IŞİD tehdidine karşı, diktatör ruhlu Esad rejimi de dâhil olmak üzere, bölgedeki tüm güçlerle işbirliği yapılması yönündeyken.
           Bereket versin ki ABD Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü “ Bizim pozisyonumuz değişmedi. Bizim odaklandığımız konu sadece IŞİD” dedi de, askerlerimiz Ortadoğu bataklığında sonu bilinmeyen bir maceraya sürüklenmekten şimdilik kurtulmuş oldular.
 
Obama Kara Harekâtına Sıcak Bakmıyor
          ABD Başkanı Obama, Eylül ayı içerisinde yaptığı açıklamalarda;  “kara birliklerinin bölgeye gönderilmesinin söz konusu olmadığını, hava operasyonları ile örgüte zayiat verileceğini ve bu saldırıların etkili olması içinde, karadan savaşı yürütecek Irak ve Suriye’deki yerel güçlere askeri eğitim ve silah desteği sağlanacağını”  belirtmişti. 
         Burada bizi ve çözüm sürecini yakından etkileyecek en dikkat çekici nokta ise; “ılımlılar” olarak adlandırılan yerel silahlı gruplara, açık silah desteği verilmesi hususudur. Bunlar içinde PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’nin de olduğu düşünülecek olursa, işin vahameti çok daha iyi anlaşılacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte, ABD silahlarının terör örgütü PKK’nın eline geçecek olması, ciddi güvenlik risklerini de içinde barındıran, derinlemesine irdelenmesi gereken bir konudur.
 
 
             Ayrıca PKK militanlarının koalisyon güçlerinin yanında IŞİD’e karşı savaşması karşısında, örgütün uluslararası alanda meşruiyetinin artacak olması da, bir diğer vahim durumdur. O kadar ki  yakın gelecekte, koalisyon güçlerinin gözünde PKK terör örgütünün meşru hale gelmesi, belki de  terörist örgütler listesinden çıkarılması işten bile olmayacaktır.   
           Tabii ki tüm bunlar olurken her daim Esad’ın arkasında duran Rusya ve İran’ın da, muhtemelen Suriye yönetimine askeri destek vermeyeceğini düşünmek de safdillik olacaktır.
           Anlaşılacağı üzere, önümüzdeki günlerin neye gebe olduğunu tahmin etmek bir hayli zor olsa da,  Ortadoğu’nun gerçek bir bataklığa dönüştüğü, yadsınamaz tek gerçektir.
 
Torba Tezkere
          Tüm bu gelişmeler ışığında torba tezkere de denilen 2 Ekim tezkeresi ile hükümete son derece geniş yetkiler tanınmıştır. Genel çerçevesi belirsiz, ucu açık bu tezkere ile hükümet, yurt dışına asker gönderebileceği gibi, yabancı askerlerin de Türkiye’den geçmelerine, hatta konaklamalarına, üslenmelerine izin verebilecektir.
         Ancak ortada kara harekâtı yapmak için karar almış tek bir ülke dahi yokken, yabancı askerlerin ne amaçla ülkemize geleceklerini anlamak, gerçekten mümkün değildir
        Başbakan ve Cumhurbaşkanı bu tezkerenin gerekçesini; “Türkiye’ye yönelik terör tehdidine karşı güvenliğimizin sağlanması” olarak açıkladılar.
        Hâlbuki terörle mücadele öncelikli olarak sınırlarda güvenliği sağlamakla mümkün değil midir? Sınırlarımız kevgire dönmüşken, kimin girip çıktığı kontrol dahi edilemezken, ülke içindeki mülteci sayısı 2 milyona ulaşmışken, üstelik 3. dalga mülteci akını kapıda beklerken,  nasıl olur da güvenliğimizin sağlanmasından bahsedilebilir?
        Şu anda Türkiye’nin güvenlik konusundaki en önemli adımı; yeni bir mülteci akınına karşı, sınıra yakın bölgede güvenli bir bölge oluşturulması olmalıdır. Her ne kadar ABD Savunma Bakanlığı’nın, Türkiye'nin önerdiği “tampon bölge” uygulamasının masada olmadığını açıklaması bu konudaki umutları kırsa da, Türkiye, ABD’yi bu konuda ikna etmek için bütün kozlarını kullanmak zorundadır.
       Dolayısıyla bir an önce ülke güvenliğini ve menfaatlerini ön plana çıkaran bir stratejiyi dikkatli bir biçimde uygulamaya koymazsak, çok büyük tehditlerle yüzleşmek zorunda kalacağımız açıktır.
 



Sayfa Adresi: http://www.turktime.com/yazar/isid-teroru-ve-turkiye/4403