Toplum Vicdanında Balyoz
Sibel Kızılkaya İtkü

Demokrasinin Paketlerle değil, ancak adaletle mümkün olabileceğini, Balyoz Kararının toplumda oluşturduğu infial duygusu bir kez daha göstermiştir. Çünkü mahkeme kararları ancak toplum vicdanını kanatmadıkları, adalet duygusunu zedelemedikleri sürece toplumda kabul ve saygı görürler. Aksi halde yargının siyasallaştığı, tehdit, tedbir ve ibret amaçlı cezaların verildiği, evrensel hukuk ilkelerinin hiçe sayıldığı bir toplumda, bırakın adaleti,  demokrasiden dahi bahsetmek mümkün değildir.

Ancak bu da demek değildir ki;  “Her yargı kararı toplumun her kesimini memnun etmek zorundadır.” Lâkin, yargı bağımsızlığının olduğu gerçek bir hukuk devletinde mahkemelerin,  herkes için eşit ve adil kararların verildiği ve adaletin mutlaka tecelli edeceği yerler olduğu düşüncesi,  hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde yerleşmiş olmalıdır. Ne yazık ki bizim de bu treni, 2010’da gerçekleştirilen “yetmez ama, evet referandumu” ile kaçırdığımız gerçeği, eminim kimse tarafından yadsınmayacaktır

Balyoz davasındaki sanıkların sayıca azımsanmayacak bir bölümü, isimleri sırf dijital delillerde  geçtiği için soruşturmaya dahil edilmiş, bu belgeler nedeniyle hapse girmiştir. Buna rağmen, yargılama esnasında çelişkili ve şüphe uyandıracak dijital deliller konusunda, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nden sonra, Yargıtay tarafından da inceleme yapılmamış olması, kamuoyunda iddia edildiği üzere, kişiye özel, ibret amaçlı cezaların verildiği ve yargının siyasallaştığı şüphesini de bir hayli kuvvetlendirmiştir.

Dijital delillerdeki çelişkiler konusunda en çarpıcı olanı ise, 2003 tarihli görevlendirme belgelerinde kullanılan yazı karakteriyle ilgilidir. Bilgisayarda “word” dosyası olarak düzenlenmiş olan bu belgelerde, Microsoft’un “calibri” fontu kullanılmıştır. Halbuki ABD’deki Microsoft firmasının “calibri” fontunu 2007’de çıkartmış olması nedeniyle bu belgenin 2003’te hazırlanması imkânsızdır. Yine TÜBİTAK kendisine ulaştırılan dijital dosyaların tamamının 2003 te son kez kaydedildiğine dair bir rapor vermiş ve bu iddianamede de yer almıştır. Ancak 2003’te son kez kaydedildiği söylenen bir CD’de, sonraki yıllarda olup biten gelişmelerin nasıl olup da yer aldığı ise, bir hayli düşündürücüdür.

İşte görüldüğü üzere, bu ve benzeri çelişkilerle dolu, son derece önemli pek çok itiraz, Yargıtay tarafından hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Özellikle böylesine önemli bir davada, tüm şüpheleri ve çelişkileri ortadan kaldırmadan, sadece ses bantlarının ya da yazılı belgelerin varlığına bakarak “Bunlar zaten suçu ispatlamaya yetiyor, diğer şüpheleri aydınlatmaya gerek yok” diyemezsiniz.

Ceza yargılamasının tek amacı “somut gerçeği hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya çıkarmaktır.”   Bu durumda, mahkeme ve Yargıtay’ın iddia edilen şüpheli durumlar hakkında inceleme yaparak bu konudaki çelişkileri gidermeye çalışması, ancak bir sonuca ulaşılamıyorsa o zamanda evrensel hukuk ilkeleri gereğince,  “şüphe sanık lehine yorumlanır” ilkesi gereğince söz konusu şüpheden ilgili sanıkların yararlandırılması gerekirdi.

Yargıtay’ın Balyoz Kararı ile;  haklarında beraat kararı onanan 36, ilk kez beraat kararı verilen 25 ve fiilleri “suç için anlaşma suçu” kapsamında kaldığı gerekçesiyle haklarındaki mahkumiyetleri bozulan 63 kişi olmak üzere, toplam 124 kişi beraat ederken, 237 kişinin ise mahkumiyetleri onanmıştır.

Dijital delillerin yol açtığı sonuçlar açısından Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 36 sanık için beraat kararını onarken, bu sanıklar hakkındaki dijital delilleri yeterli bulmamıştır. Yine ilk kez beraat kararı verilen 25 sanık hakkında da; “ Sanıkların cezalandırılmasına yeterli, her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından bahsetmiştir.” Demek ki Yargıtay’ın da dijital deliller konusunda şüphe duyduğu hususlar bulunmaktadır.

Özellikle  Yargıtay’ın “suç için anlaşma suçu” kapsamında kaldığı gerekçesiyle haklarındaki mahkumiyetleri bozulan 63 sanık hakkında verilen karar ise son derece ilginçtir. Yargıtay bu kararı ile, sanıkların başlangıçta suç işlemek için ittifak kurmakla birlikte, daha sonra bu suçu işlemekten vazgeçtiklerine kanaat getirmiştir. Aslında; darbeye teşebbüs ile, suç için anlaşma arasındaki farkın hukuken değerlendirilmesi son derece önemlidir. Çünkü bu şekilde darbeye teşebbüs nedeni ile mahkumiyet kararı alan pek çok kişinin de, “suç için anlaşma” kapsamına alınması ve böylece pek çok mahkumiyet kararının bozulması da mümkün olabilirdi. Ancak Anayasa Mahkemesi ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu itirazları esasa girerek değerlendirme yetkilerinin bulunmadığı düşünülecek olursa, verilen bu kararın hukuk adına son derece vahim olduğu, ayrıca Yargıtay’ın da bu kararla bağımsız yargı konusunda tarihi bir fırsatı kaçırdığı da açıktır.

Görüldüğü üzere, evrensel hukuk ilkeleri açısından da, Yargıtay Kararı kamuoyunu ve toplum vicdanını tatminden bir hayli uzak kalmıştır. 

Ayrıca bilinmelidir ki; siyasi güçlerin  güdümünde olmayan adil, bağımsız bir yargıya hepimizin ihtiyacı vardır!



Sayfa Adresi: http://www.turktime.com/yazar/toplum-vicdaninda-balyoz/3909