Rahmi Turan

Büyük tartışmalara yol açan ve Başbakan’ın öfkesini üzerine çeken “Muhteşem Yüzyıl” dizisi vesilesiyle kaleme aldığım yazıları bugün, Osmanlı’da harem hayatını anlatarak bitiriyorum.
     Bazı dostlar TV’deki “Muhteşem Yüzyıl” dizisini beğenip beğenmediğimi soruyor. Tarihî bir değeri yok. Dizi bence ağır tempolu... Çok daha hareketli olabilirdi…

     Bu bakımdan (kişisel görüşüme göre) iyi not alamaz ama halk çok seviyor ve büyük kitleler diziyi ilgiyle izliyor.
     Film, ticarî yönden başarılıdır. Ancak, Başbakan’ın öfkesi nedeniyle yeni yılda uzun süre devam edeceği şüphelidir. Ya da tamamen değişip Talat Atilla’nın haftalar önce dediği gibi “Bir aile dizisi” haline gelecektir.
     Şimdiden bunun işaretlerini görüyoruz…
                                               ***
     Dizi bence, toplumda bazı tartışmaları başlatması ve Osmanlı Harem Hayatı’nı gündeme getirmesi bakımından çok yararlı oldu.
     Filmde oyuncular, dekor ve kostümler gerçekten iyi...
     Dizi, halkın tarihimize olan ilgisini arttırması bakımından da önemli bir görev yaptı.
     Bu yazıda Osmanlı haremleri hakkındaki bildiklerimi (kısaca) okurlarımla paylaşmak istiyorum. Ancak…
     Bir sürü garip eleştiriler alıyorum.
     Bunlar tarihi bilmeyenlerin hezeyanıdır!
     Daha önceki yazımda da dediğim gibi yazdıklarım sadece akıllı insanlar içindir… Fanatizm içindeki tarih cahilleri için değil!
     Zaten koskoca Osmanlı İmparatorluğu da, cehaletten batmıştı…
     Ülke çapında öğretim ve eğitime önem verilmiyordu…
     Tüm nüfusun yüzde 95’i “ümmi” idi.
     Yani okuma yazma bilmiyordu…
     Medrese eğitiminde matematik, fizik, kimya gibi fen dersleri okutulmuyordu. Sadece “fıkıh” (şeriat hukuku) öğretiliyordu…
     Nüfusunun yüzde 95’i okuma yazma bilmeyen bir devlet ayakta kalabilir mi?
     Kalmadı da… 1922’de 622 yıllık ömrü bitti ve battı!
     Onun küllerinden taptaze Türkiye Cumhuriyeti doğdu.
                                               ***
     Gelelim asıl konumuza…

     “Harem” dokunulmaz, kutsal, korunan yer anlamına geliyor.

     Osmanlı döneminde, padişah saraylarında olduğu gibi, sadrazamların, vezirlerin, paşaların da haremleri vardı.

     Bu haremlerde Kapalıçarşı yakınındaki “Esir Hanı”ndan satın alınan genç ve güzel yabancı kadınlar bulunurdu.

     Haremde, Rum’u, Çerkes’i,  Arabı... Rus’u, İtalyan’ı, Macar’ı... Her milletten kadın vardı.

     Bembeyaz odalıklar her odada, beşer beşer, efendilerini beklerdi.

     Sarayın köşesinde berisinde, hepsi heyecan içinde, haremağaları dört dönerdi.

     Hadım edilerek erkeklikleri yok edilen ve çoğu zenci olan kölelere “Haremağaları” denirdi. “Kızlarağası” onların amiriydi ve bunların hepsi “Valide Sultan”a, yani padişahın annesine bağlıydı.
     Haremin patronu “Valide Sultan” idi.

     Haremağaları, kadınlar bölümü olan “Harem” ile erkekler bölümü olan “Selamlık” arasında hizmet gören kölelerdi.

                                                 ***

     Harem daireleri, konak ve saraylarda, genellikle iç avluya bakacak bir şekilde plânlanırdı. Harem, saray kadınlarının yabancı erkeklerle karşılaşmadan, rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri yerdi.
     Osmanlı saraylarında haremin iki temel işlevi vardı:

1)    Padişahın özel yaşamını sürdürdüğü ve eş bulduğu yerdi. O gece, esmeri sarışını, uzunu kısası, zayıfı tombulu, hangi kadını canı çekerse, koynuna alırdı.

2)    Harem, bir okul görevi görürdü. Esir pazarından satın alınan cariyelere Osmanlıca öğretilir, iyi bir eğitim görmesi sağlanırdı. Osmanlı’da Harem-i Hümayun, ileride padişah annesi olabilecek cariyeleri yetiştirirdi, devlet adamlarını yetiştiren “Enderun” okullarına eş değerde bir kurumdu.

                                                 ***

     Bugün, zihinlerde oluşan “Harem hayatı” genellikle yanlıştır. Çünkü Türk halkı hiç görmediği padişah evini, Avrupalı yazarların, diplomatların fantezilerinden, Batı kökenli ressamların, kendi hayalleriyle süsledikleri resimlerden öğrendi.

     Harem hayatı, zihinlerde hep büyülü, egzotik ve erotik bir ortam olarak canlandı.

     Padişahın özel evi olan harem “mahrem” bir yerdi ve “nâmahremler” asla giremezdi.
     Anlatılan tasvirler ve çizilen resimler hep hayal gücüne dayanıyordu.

                                                 ***

     Cariyeler, genç ve güzel kadınlardı.
     Hareme gelen yeni cariye sıkı bir disiplin altında uzun bir eğitimden geçirildikten sonra padişaha sunulurdu.

     Cariyelerin çoğu, bir süre sonra vezirlere, beylere, paşalara zevce (eş) olarak verilirdi.

     Saraya yeni alınan esir kıza “acemi” denir, ona Müslümanlık, Türk-İslâm âdetleri ve ibadet gibi dinî bilgiler, dikiş-nakış, hanendelik (şarkıcılık), sazendelik (saz çalma) sanatı öğretilirdi. Böylece acemi cariye iyice yetiştirildikten sonra cariyeliğe yükseltilerek padişahın beğenisine sunulurdu.

     Hünkârın yatağına aldığı cariye “Haseki” adıyla anılır, bunlardan “gözde” olan “Padişahın kadını” olurdu. Çocuk doğuran haseki “Şehzade annesi “ olarak ayrıcalık kazanır, onun maaşı arttırılırdı.

                                                 ***

     Kimi tarihçiler hareme “Entrika ve fesat yuvası” olarak bakarken, kimi tarihçiler de “Harem bir kültür okulu ve nezaket yuvasıydı. Haremle ilgili olarak yayınlanan, çıplak resimler, erotik hamam sahneleri Batılı ressamların fantezilerinden ibarettir” der.
     Günümüzde, gerçek harem hayatını bilenlerin sayısı çok azdır. Herkes kafasından bir şeyler eklemektedir…
     Televizyonda izlediğimiz dizi filmde bir takım erkeklerin hareme girip çıktıkları görülüyor. Oysa Osmanlı haremine (erkeklikleri burularak yok edilen hadım ağaları hariç) erkek sinek bile giremezdi…
     Girmeye kalkışan olursa kellesini cellat satırında bulurdu!



Sayfa Adresi: http://www.turktime.com/yazar//3548